Cüceloğlu: Bilmediğimizi bilmiyoruz

Yazdığı kitaplarla Türkiye’de büyük bir kitlenin dikkatini çeken ünlü yazar Doğan Cüceloğlu, kişisel deneyimlerini aktararak kaybolan ‘İnsanlık Değerleri’nin tekrar hatırlanabilmesi için başvurulması gereken yolları anlattı


  • Oluşturulma Tarihi : 19.06.2017 10:25
  • Güncelleme Tarihi : 19.06.2017 10:25
  • Kaynak : HABER MERKEZİ
Cüceloğlu: Bilmediğimizi bilmiyoruz

NİLGÜN TAZE - ÖZEL HABER

Türkiye Görme Engelliler Kitaplığı projesi için İzmir’e gelen Doğan Cüceloğlu, gazetemiz İLKSES’le değerli hayat deneyimlerini paylaşarak robotlaştırılmış kültürel öğretilerden nasıl kurtulduğunu anlattı. Sıcak, neşeli ve cana yakın kişiliği ile insanları bir mıknatıs gibi kendine çeken Cüceloğlu, kendisini dönüştürebilmek için çalmadık kapı bırakmayarak gerçeklik arayışına devam eden insanlara ışık tutmaya devam ediyor.

En çok merak ettiğim şey dönüşüm hikayeniz… Ne oldu da değişmeniz gerektiğine karar verdiniz?

Hayatımın büyük bir kısmını kültürel bilgilerle yetiştirilmiş bir fikir robotu olarak yaşadım ve bir dönem geldiğinde içimde oluşan derin acı nedeniyle kendimi çaresiz hissederek arayışa başladım. Damdan Düşen Psikolog isimli kitabımda ayrıntılı olarak dönüşüm hikayemi paylaşmaya çalıştım. Okumayı seven herkese bu kitabımı okumalarını tavsiye ediyorum. Elbette birçok öğrenme süreci gibi benim kişisel değişim sürecimde sancılı geçti. Doğduğum andan itibaren bir kültür robotu olarak yetiştirildiğimi ve bu frekansta öğretmenlik, kocalık ve babalık yapmaya çalıştığımı uzun bir süre sonra fark ettim. Bunu bana içimde hissettiren şey ise artık inkar edemeyeceğim bir boyuta gelen acıydı. Acı beni dönüştüren bir güç oldu.

İnsanın bilgeliğe açılan kapısı ilk olarak sanırım birçok şeyi yanlış öğrendiğimizi ve pek çok şeyi de bilmediğimizi kabullenmekten geçiyor. Yeni bir farkındalık oluşturma sürecinizin nasıl başladı?

İçimde oluşan yoğun acı dönemlerimde farkındalık oluşturma konusu çok ilgimi çekmeye başladı. Kötü bir insan değilim. Niyetim iyi. Ancak nasıl tüm varoluşun hayrına çalışılır bilmiyordum ve işin kötü tarafı bilmediğimi de bilmiyordum. Uzun araştırmalar ve okumalar sonucunda ise bu işin bilgi meselesi değil ‘Değerler’ meselesi olduğunu fark ettim. Bu hayatı bir kere yaşayacaksam bizden önce gelen önce gelen nesillerin bizlere dikte ettiği gibi değil de kendi istediğim şekilde yaşamam gerektiğini bir süre sonra anlamaya başladım. Şimdi ise cesaretle ve özgürce öğrendiklerimi diğer insanlara taşımaya çalıyorum çünkü hizmet edeceğim kitle Türkiye’de doğan çocuklar. Onların olabilecekleri en iyi halde olması için elimden gelen her şeyi ardıma koymayacağımı çok açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bunun içinde TÜRGÖK projesinde olduğu gibi her gönüllü hizmetin içinde yer almaya hazırım.

İlk içinize yöneliş ve yazarlık hikayeniz nasıl başladı?

Benim için bireyin kendisi olması ve kendisini keşfetmesi çok önemli çünkü yaşam çok bireysel bir süreç. İçinizde oluşan mutluluk ya da mutsuzluk duygusu tamamen bireysel bir hadise. Ben okuma yazması olmayan ama Türk anasının normal sevecenliği içinde sevgiye doymuş bir çocuk olarak büyüdüm. Asıl sorgulamalarım 10 yaşındayken annemin ölmesi ile oluşan ‘Yaşam ne, ölüm ne, yalnızlık ne?’ soruları ile başladı. Babamı kaybetme korkusu ise bende ‘Senin hayatta kalabilmem için, insanların seni sevmesi lazım. Onun için senin ne istediğin önemli değil, onların ne istediği önemli’ inancını yerleştirmiş. 1976-1977 yıllarında Amerika’ya gittiğimde katıldığım bir iletişim grubunda birisi bana ‘Sen herkesi memnun etmeye çalışan bir insansın ama farkında değilsin’ dedi. Bunun doğru olup olmadığından emin olabilmek için diğer gurup bireylerine ne düşündüklerini sordum. Onlarda aynı düşünce de olduklarını söyleyince bu cevap iç dünyama yönelmeye, onu anlamaya ve böylelikle yazarlığa doğru götürdü.

Arayışta olanların gelişim ve dönüşüm süreçlerinde hangi ilkeleri rehber edinmesi gerekiyor?

Her zaman tek paylaşabileceğim realite kendi deneyimlerimdir çünkü onları ben yaşadım. Kitap bilgilerinin çoğu deneyim paylaşamadığı için pek işe yaramazlar. Öncelikle kendi başınıza bireysel bir yolculukta neyi gerçekleştirmek istediğinizin farkına varmanız gerekiyor. İkinci olarak içinizde netleştirmeniz gereken soru ise, bu gerçekleştirmek istediğin yolculuk senin istediğin bir seçim mi yoksa çevrendeki insanların sana yüklediği beklentiler mi? İşte bu soruların cevapları insanın içinde bir farkındalık ve netlik oluşturmaya başlar ve sağlam temel böylece kurulmuş olur. Öncelikle anlayabilmek için iyi bir dinleyici olmak gerekiyor bunun anlamı ise saygı… Saygının olmadığı yerde sevgi yoktur.

İlk kitabınız ‘İnsan İnsana’ nasıl ortaya çıktı?

İnsan İnsana isimli ilk kitabımı 1979 yılında yazdım. Benim için bu kitap insan ilişkilerini iyileştirebilmek için bir gereksinimdi. Kendi hayatımda bütünlük hissedemediğim şeylerin insan ilişkileri ile ilgili bilgilerimin eksikliğinden kaynaklandığını fark ettim. 3 çocuk babası olmama rağmen onlardan ayrıydım ve ailemle ilişkilerim olması gerektiği gibi değildi. Bir gün sağlıklı insan ilişkileri ile ilgili öğrendiklerimi yazmaya karar verdim. O zamanlar hiç kitap yazma deneyimim olmadığı için biraz tedirgindim ancak yine de yazdım. İyi ki yazmışım çünkü birçok insanın hayatında var olan büyük bir boşluğu doldurdu. İlk kitabımın çok büyük bir eksikliği tamamlamış olması beni daha çok yazmaya teşvik ettiği için diğer kitaplarımda kendiliğinden oluşmaya başladı.

Sanırım en büyük sorunumuz gerçekte iyi insanlar olmamamıza rağmen kendimizi iyi zannetmemizden kaynaklanıyor…

Ben de yanlışlar yaptım ama kötü bir insan olduğumdan dolayı değil, bilmediğimden dolayı. Eğer bu ayırımı net kavrayabilirsek bizi bilmeyerek yanlış yetiştirmiş olan anne-babalarımıza ve toplumun diğer kesimlerini oluşturan insanlara karşı nefret yada kızgınlık gibi negatif duygular beslememize gerek kalmaz. Onlar da bilmiyorlardı, tıpkı bizimde bilmediğimiz gibi. Nesilden nesle bir aktarım olmuş negatif öğretiler. Şimdi ise bu zinciri kırma zamanı. İnsanlar kötü olduklarından dolayı yanlış yapmıyorlar, bilmediklerinden dolayı yanlış yapıyorlar. Bu nedenle artık kendimi saklama gereği duymuyorum. Eğer niyetimiz iyi ise o niyete uygun bilgiyi araştırır ve bulursunuz.

Ruhsal değerlerimizi nasıl öğrenip oluşturabiliriz?

Bu konuyu ‘Gerçek Özgürlük’ isimli kitabımda derinlemesine ele aldım. İnsanın 4 çeşit ihtiyacı vardır. Biyolojik, akıl, ilişkiler ve bence en önemlisi olan büyük resim. Hayatımın anlamı ne? Ben niye varım? Ben kimim? Her şey anlamını bu sorular cevaplanabildiği zaman buluyor. O büyük resim bireyin hayatında oturmayınca nasıl bir yaşam geçirdiğinizi bile anlayamıyorsunuz? Dünyada büyük yıkımlar yapılarak, savaşlar çıkarılıyor ve insanlar farkında bile olmadan başkalarını ezmek yolu ile kendilerini yüceltmeye çalışıyorlar. Ancak bireyler bilinçlenirlerse negatif sonuç alınmış bir eylemin nedenlerini algılayarak o oluşumu temelinden değiştirerek pozitife çevirebilirler. Örneğin aileniz sizi yalan söyleyerek büyütmüşse güven duygunuzu geliştiremezsiniz. Bu zinciri ancak yalanın güven duygusunu zedelediğini ve güvensiz bir ortamda yaşamanın içinizde nasıl bir ıstırap yarattığını keşfettiğinizde görürsünüz. Değerlerin kaynağı bir din veya ideolojilerse düşünmeden kabul edilmesi sıkıntı yaratır. Bir çocuğa, ‘Yalan söylemek günahtır, yalan söyleyen cehennemde yanacaktır’ denilerek, kaynağının da Allah’tan geldiği söyleniyor. Halbuki ben çocuğumla şöyle konuşurum;

-Gerçekleri senden saklayan bir insana güvenir misin?

-Hayır.

-Peki güvenmediğin insanlarla yaşamak durumunda kaldığında mutlu bir hayatın olur mu?

–Hayır.

-O zaman bir seçim yapmak durumundasın. Bizim ailede birbirimize yalan söyleyen insanlar mı olalım, yoksa güvenen insanlar mı olalım?

-Güvenen insanlar olalım.

Bu şekilde aile içerisinde yaşları her ne olursa olsun ‘Güven İlkesi’ ile ilgili bir seçim yapılarak amaç birliği içinde uyum ve ahenk elde edilmiş olunur. Şimdi eğer dikkatinizden kaçmamışsa ‘Güvenmek’ bir değer olarak ortaya çıkar. Siz artık cehennemde yanma korkusu yaşadığınız için değil kendinize güven hissinin keyfini yaşatmak için yalan söylemez ve size yalan söyleyen insanların hayatınıza girmesine izin vermezsiniz.

Öyleyse kadınlara çok iş düşüyor…

Çocuklar en çok anneleri ile vakit geçirdikleri için kadın bilincinin sıçrama yaratmasını toplumumuz için olmazsa olmazı olarak görüyorum. Annesin hayata olan bakış açısı olduğu gibi çocuğa aktarılıyor. Eğer anne bilinçli ise o özgür bilinç, hastalıklıysa, o hastalık çocuğa aktarılıyor. Bugün sadece ülkemizde değil tüm dünya toplumlarında nesilden nesle aktarılmış hastalıklar var. Bu nedenle eğer bir kadının yüzü gülüyorsa toplumun da yüzü güler sözünü çok kullanırım. Kısacası kadın mutlu olmadan kocanın ve ailedeki diğer insanların mutlu olması bence mümkün değil. Batıda anneler kendilerinin insanlık haklarını ellerinden alan kocalarına ve arkadaşlarına karşı geçmişte sıkı bir mücadele verdikleri için şimdiki genç kızlar haklarını kimseye yedirmemekte son derece kararlı. Eğitimli büyük bir çoğunluk insan olma konusunda mücadele veriyor.

 

Haber Merkezi