Her yıl 5 Nisan’da kutlanan Avukatlar Günü, aslında bir meslek bayramından çok, adalet sisteminin aynaya bakma günüdür. Çünkü avukatlık yalnızca bir meslek değildir; yurttaş ile devlet arasındaki en kritik köprüdür. Savunma olmadan adalet olmaz denir. Türkiye’de ise bugün asıl tartışma şu: Savunma var mı, yoksa sadece savunmaya çalışan insanlar mı var? Türkiye Barolar Birliği verilerine göre bugün ülkede 206 bin 678 avukat görev yapıyor. Bu sayı Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamı. 2014 yılında yaklaşık 87 bin olan avukat sayısının on bir yılda yüzde 137 artması, hukuk alanındaki büyümeyi değil, aynı zamanda derinleşen bir meslek krizini de gösteriyor.
Toplumda avukatlık hâlâ “prestijli meslek” olarak görülür. Oysa sahadaki gerçeklik farklı. Ofis kiraları, personel giderleri, vergiler ve baro aidatları düşünüldüğünde özellikle serbest çalışan avukatların önemli bir kısmı ekonomik baskı altında. CMK (zorunlu müdafilik) ücretlerinin düşük olması, ödemelerin gecikmesi ve artan yaşam maliyetleri mesleği sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırıyor. Adalet sisteminin en kritik aktörlerinden biri olan savunmanın, ekonomik olarak en kırılgan halkalardan biri hâline gelmesi ciddi bir çelişki yaratıyor.
Bir diğer önemli mesele ise toplumsal algı. Sosyal medyada sıkça görülen dolandırıcılık vakaları, sahte avukat iddiaları ya da meslek etiğini zedeleyen örnekler tüm meslek grubunu etkiliyor. Hukuk sistemindeki gecikmeler ise çoğu zaman yurttaşın öfkesini yanlış adrese yöneltiyor: avukata. Oysa avukat, karar veren değil; savunan kişidir. Adalet sistemindeki yapısal sorunlar, dava sürelerinin uzunluğu ve yargıya duyulan güven tartışmaları, dolaylı olarak savunma makamının da itibarını aşındırıyor.
Son yıllarda barolar üzerinden yaşanan tartışmalar da avukatlık mesleğinin yalnızca hukuki değil, siyasi baskılar altında da tartışıldığını gösterdi. Baroların rolü, avukatların ifade özgürlüğü ve meslek örgütlerinin bağımsızlığı sık sık kamuoyunun gündemine geliyor.
Bu durum avukatların yalnızca müvekkil değil, bazen mesleklerini de savunmak zorunda kaldığını ortaya koyuyor. Sayı mı, Nitelik mi? Bugün Türkiye’de temel soru şu: 200 bini aşan avukat sayısı adaletin güçlendiğini mi gösteriyor, yoksa plansız büyüyen bir mesleği mi? Çünkü hukuk yalnızca diploma ile yapılmaz. Deneyim, etik, ekonomik güvence ve mesleki saygınlık gerektirir. Eğer genç avukatlar mesleğe umutsuz başlıyorsa, bu yalnızca onların sorunu değildir; geleceğin adalet sisteminin sorunudur.
Avukatlar Günü’nü sadece kutlama mesajlarıyla geçirmek kolaydır. Zor olan ise şu soruları sormaktır:
Hukuk fakültesi kontenjanları planlı mı? Genç avukatlar meslekte kalabilecek mi? Savunma gerçekten yargının eşit unsuru mu? Avukat ekonomik olarak bağımsız değilse, savunma ne kadar özgür olabilir? Adalet sarayları büyüyor olabilir. Dosya sayıları artıyor olabilir. Ama adaletin gerçek gücü, cübbenin ağırlığını taşıyan insanların koşullarında saklıdır. Avukatlar Günü’nde belki de en doğru cümle şudur: Avukatlar yalnızca davaları değil, adalet fikrini ayakta tutmaya çalışıyor. Ve bazen en çok savunmaya ihtiyaç duyan şey, savunmanın kendisi oluyor.
Bana göre avukatların sorunlarının çözümü için önce plansız büyümenin durdurulması gerekiyor; hukuk fakültesi kontenjanları ciddi biçimde azaltılmalı ve mesleğe girişte nitelik esas alınmalı. Genç avukatların ekonomik olarak ayakta kalabilmesi için zorunlu müdafilik ücretleri gerçekçi seviyeye çıkarılmalı ve ödemeler düzenli yapılmalı. Barolar yalnızca meslek örgütü değil, genç avukatlar için ortak ofis, mentorluk ve iş paylaşımı modelleri kuran aktif yapılar hâline gelmeli. Ayrıca yargı süreçlerinin hızlandırılması ve dijitalleşmenin artırılması hem vatandaşın hem avukatın yükünü azaltacaktır. Kısacası, savunmayı güçlendirmek için önce avukatın ekonomik ve mesleki bağımsızlığını güvence altına almak şart.