Yurtdışında yaşayan bir arkadaşım, Türkiye’ye giriş yaptıktan sonra başından geçen iki olayı anlattı.
Aslında anlattıkları yalnızca onun yaşadığı iki sıradan olay değildi. Türkiye’de vatandaşın ve özellikle yurtdışında yaşayan gurbetçilerin zaman zaman karşılaştığı daha büyük bir sorunun küçük birer örneğiydi:
Bozuk yollar, tutarsız fiyatlar, haksız fiyat artışları, kart komisyonları ve bütün bunlar karşısında hakkını aramanın zorluğu…
Arkadaşım Avrupa’dan Türkiye’ye gelirken onlarca ülkeden geçmiş. Kullandığı yolların büyük bölümünün bakımlı olduğunu, yolculuk boyunca aracında herhangi bir sorun yaşamadığını söyledi.
Ancak Kapıkule’den Türkiye’ye girdikten sonra tablo değişmiş.
İstanbul ve Ankara üzerinden memleketine giderken onlarca lira köprü ve otoyol ücreti ödemiş. Üstelik para ödediği bazı yolların durumunun kendisini şaşırttığını anlattı.
Özellikle İstanbul-Ankara arasındaki otoyolun bazı bölümlerinde çukurlar, bozuk asfalt yüzeyleri, yüksek kasisler ve yol deformasyonları nedeniyle aracının zarar gördüğünü söyledi.
Sonuç?
Amortisörler, ön düzen, rot-balans derken binlerce liralık masraf…
Şimdi sormak gerekiyor:
Bu yolları kullanan vatandaş görüyor da, bu yolların bakımından sorumlu yetkililer görmüyor mu?
Vatandaş bu yollardan geçerken ücret ödüyor.
Üstelik az da değil.
O halde karşılığında güvenli, düzgün ve bakımlı bir yol kullanmak istemesi en doğal hakkı değil mi?
Otoyol demek sadece asfalt dökülmüş bir yol demek değildir.
Otoyol; güvenlik demektir.
Konfor demektir.
Can ve mal güvenliği demektir.
Üstelik bu yollar ülkenin ekonomik damarlarıdır. Türkiye’nin doğusunu batısına, kuzeyini güneyine bağlayan bu ulaşım ağlarında meydana gelen bozukluklar yalnızca araçlara zarar vermez; trafik güvenliğini de tehdit eder.
Bir çukur, bir yol deformasyonu, yanlış yapılmış veya yeterince işaretlenmemiş bir kasis, yüksek hızda seyreden bir araç için ölümcül sonuçlara yol açabilir.
Bir vatandaşın aracının zarar görmesi belki para ile telafi edilebilir. Ama bir insanın hayatının bedeli var mı?
Gelelim ikinci meseleye…
Arkadaşım, Türkiye’ye gelmeden önce onlarca ülkede kart kullanmış.
Marketlerde, akaryakıt istasyonlarında, otoyollarda, restoranlarda…
Kartını kullanmış ve hesabından yalnızca yaptığı alışverişin bedeli çekilmiş.
Türkiye’ye geldiğinde ise bir büfede sigara almak istemiş.
Sigaranın fiyatı 120 TL.
Ancak kendisinden kartla ödeme yaptığı için 130 TL istenmiş.
Nedenini sorduğunda ise kendisine:
“Bu farkı banka alıyor.”
denilmiş.
Arkadaşım da bunun üzerine alışverişten vazgeçmiş.
Daha sonra bankaya sorduğunda ise kendisine, kart kullanımı nedeniyle müşteriden ayrıca komisyon veya benzeri bir bedel alınmasının yasal olmadığının söylendiğini aktardı.
Burada mesele 10 lira değil.
Mesele, 10 liranın neden alındığıdır.
Bugün 10 lira…
Yarın 20 lira…
Sonra 50 lira…
Binlerce işletmede her işlemden küçük küçük alınan haksız bedeller, toplumun tamamında büyük bir ekonomik kayba dönüşebilir.
Daha da önemlisi, vatandaşın hakkının ihlal edilmesi normalleşmeye başlar.
“Ne yapalım, herkes böyle yapıyor…”
İşte asıl tehlike budur.
Haksızlığın normalleşmesi.
Peki vatandaş hakkını nasıl arayacak?
İşte burada başka bir problem ortaya çıkıyor.
CİMER, tüketici hakem heyetleri, ilgili kurumlar, bankalar ve diğer şikâyet mercileri elbette var.
Ama vatandaşın önüne öyle karmaşık ve yorucu prosedürler çıkıyor ki, birçok insan daha ilk aşamada mücadeleden vazgeçiyor.
Çünkü vatandaşın düşüncesi çoğu zaman şu oluyor:
“10-20 lira için şimdi kim uğraşacak?”
İşte tam da burada sistem kaybediyor.
Vatandaş şikâyet etmekten vazgeçtiğinde, haksız uygulama yapan kişi veya işletme daha rahat hareket ediyor.
Çünkü biliyor ki;
Vatandaşın büyük bir bölümü uğraşmayacak.
Oysa tam tersine, şikâyet mekanizmasının vatandaşın önündeki en büyük engel değil, en kolay ulaşabileceği kapı olması gerekiyor.
Neden tek tuşla şikâyet sistemi olmasın?
Bugünün teknolojisinde bunu yapmak gerçekten bu kadar zor mu?
Bence değil.
Devlet tarafından geliştirilecek basit bir mobil uygulama düşünün.
Vatandaş uygulamayı açacak.
Ad-soyadını ve gerekli kimlik bilgilerini doğrulayacak.
Şikâyet konusunu seçecek.
Fişini, faturayı, POS slipini veya başka belgeyi fotoğraf olarak yükleyecek.
İsterse kısa bir açıklama yazacak.
Ve…
Tek tuşa basacak.
Şikâyet ilgili kuruma otomatik olarak ulaşacak.
Vatandaş da başvurusunun durumunu yine aynı uygulamadan takip edecek.
Hepsi bu kadar.
Ne uzun dilekçeler…
Ne karmaşık internet sayfaları…
Ne vatandaşın saatlerini alan bürokratik işlemler…
Ne de “Boş ver, uğraşamam” düşüncesi…
Basit bir sistem, büyük bir değişim yaratabilir
Böyle bir uygulama yalnızca şikâyetleri artırmaz.
Aynı zamanda vatandaşın bilinçlenmesini sağlar.
İşletmelerin daha dikkatli davranmasını sağlar.
Kayıt dışı ekonominin önlenmesine katkıda bulunur.
Haksız kazancın önüne geçer.
Vergi kayıplarını azaltır.
Ve en önemlisi, vatandaşa şu mesajı verir:
“Senin hakkın önemli. Hakkını aramak zorunda kaldığında devlet yanında.”
Devletin görevi yalnızca ceza kesmek değildir.
Devlet aynı zamanda vatandaşın hakkını koruyabileceği mekanizmaları kolaylaştırmalıdır.
Çünkü vatandaş ne kadar kolay şikâyet edebiliyorsa, devlet de sorunları o kadar hızlı görebilir.
Gurbetçinin gözünden Türkiye
Yurtdışında yaşayan milyonlarca insan Türkiye’ye geliyor.
Arabasıyla geliyor, alışveriş yapıyor, akaryakıt alıyor, otoyol kullanıyor, otelde kalıyor, restorana gidiyor.
Gurbetçi Türkiye’ye yalnızca para getirmiyor.
Döviz getiriyor.
Ekonomiye katkı sağlıyor.
Ülkesine yatırım yapıyor.
Ailesini ziyaret ediyor.
Ve çoğu zaman Türkiye’nin dünyadaki gönüllü tanıtım elçisi oluyor.
Bu nedenle Türkiye’ye gelen bir gurbetçinin yaşadığı her olumlu olay ülkemizin hanesine artı olarak yazılır.
Ama yaşadığı her haksızlık, her kazıklanma hissi, her kötü yol, her gereksiz bürokrasi de ülkemizin hanesine eksi olarak yazılır.
Gurbetçi ülkesine geldiğinde kendisini müşteri gibi değil, ülkesinin bir evladı gibi hissetmek ister.
Belki bugün 10 TL’lik bir kart komisyonundan bahsediyoruz.
Belki bir aracın bozulan amortisöründen…
Belki birkaç yüz liralık haksız fiyat farkından…
Ama mesele bunların toplamından çok daha büyük.
Mesele adalet duygusudur.
Mesele vatandaşın kendisini güvende hissetmesidir.
Mesele “Hakkımı ararsam sonuç alırım” diyebilmesidir.
Mesele devletin vatandaşına ulaşılabilir olmasıdır.
Ve mesele, küçük görünen haksızlıkların zamanla büyük bir toplumsal probleme dönüşmesini engellemektir.
Türkiye hepimizin.
Yollar da hepimizin.
Ekonomi de hepimizin.
Devlet de hepimizin.
Vatandaş da bu ülkenin en önemli denetim mekanizmalarından biridir.
O halde vatandaşa düşen görev şikâyet etmekten korkmamak, devlete düşen görev ise şikâyet etmeyi zorlaştırmamak olmalıdır.
Çünkü unutmayalım:
Kolay şikâyet eden bilinçli vatandaş, daha dikkatli işletme, daha hızlı denetim ve daha güçlü ekonomi demektir.
Ve belki de ülkemizin bugün ihtiyacı olan şey çok büyük ve pahalı projelerden önce, vatandaşın hakkını aramasını kolaylaştıracak küçük ama akıllı sistemlerdir.
Bazen gerçekten de…
Basit bir uygulama, büyük bir değişimin kapısını açabilir.
Türkiye’nin yolları da daha güvenli olsun, ticareti de daha adil olsun, vatandaşın sesi de daha güçlü çıksın.
Çünkü bu ülke hepimizin.
Ve hepimizin hakkı, hepimizin sorumluluğudur.