Dünya siyasetinde bazen gerçekler sahada yazılır, bazen de kürsülerde yeniden kurgulanır. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu iki alan arasındaki farkın ne kadar açılabildiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Özellikle ABD yönetiminin İran’a karşı söylemleri ile sahadaki tablo arasındaki uyumsuzluk dikkat çekici.
Trump’ın yaptığı açıklamalara bakıldığında, sanki kesin bir zafer kazanılmış gibi bir tablo çiziliyor. İran rejiminin çökertildiği, askeri kapasitesinin yok edildiği ve savaşın fiilen sona erdiği yönünde iddialar dile getiriliyor. Ancak sahaya bakıldığında bunun gerçek olmadığı açıkça görülüyor. İran’ın gerçekleştirdiği füze saldırıları, askeri kapasitesinin hâlâ ciddi bir tehdit oluşturduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Bu bir askeri başarı değil, tam da algı yönetimi. Trump’ın açıklamaları, yalnızca uluslararası kamuoyunu değil, aynı zamanda Amerikan halkını da “yenilgi yaşanmadığı” fikrine inandırma çabası niyetini taşıyor. Ancak gerçekler, söylemlerle örtüşmediğinde bu çaba giderek daha kırılgan bir hale gelir.
Öte yandan, İran’a yönelik saldırıların iç politik etkileri de beklentilerin tersine gelişmiş görünüyor. ABD ve İsrail’in müdahalesi ile destek bulmayan bir rejim yerine, sivil kayıpların yarattığı tepkiyle daha fazla kenetlenen bir toplum ortaya çıktı. Tarih boyunca benzer örneklerde görüldüğü gibi, dış baskı çoğu zaman iç dayanışmayı güçlendiren bir unsur haline gelebiliyor.
ABD’nin olası bir kara operasyonu ihtimali ise ayrı bir tartışma konusu. Stratejik altyapının hedef alınması, köprülerin vurulması bu ihtimalin zeminini hazırlama çabası olarak değerlendirilebilir. Olası bir kara savaşında İran ordu güçlerinin hareket kabiliyetinin önlenmesi için bu nokta atışlar yapıldığı da göz ardı edilmemeli. Ancak kara operasyonunun sonuçları, yalnızca askeri değil, siyasi ve ekonomik açıdan da son derece ağır olabilir.
Hürmüz Boğazı’nın bu süreçte kilit bir rol oynadığı açık. Küresel enerji akışının can damarı olan bu bölgedeki gerilim, yalnızca taraf ülkeleri değil, Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyayı doğrudan etkiliyor. Enerji krizinin derinleşmesi, küresel ekonomide kırılganlıkları artırırken, büyük güçlerin bu krizi yönetme kapasitesi de sorgulanır hale geliyor. Avrupa’da eneri krizi baş gösterdi bile.
Tüm bu gelişmeler, tek kutuplu dünya düzeninin sürdürülebilirliği konusundaki tartışmaları yeniden alevlendiriyor. Uzun yıllar boyunca küresel sistemin belirleyici aktörü olan ABD’nin, artık her krizden istediği sonucu çıkaramadığı bir döneme girilmiş olabilir. Bu durum, sadece askeri güçle değil, diplomasi ve stratejik öngörüyle de şekillenen yeni bir denge arayışını beraberinde getiriyor.
Dünya 5’ten büyük. Bu sözü Cumhurbaşkanı Erdoğan hep söyler. İran savaşı da bunu açıkça gösterdi. Dünya devleri bile çuvallayabiliyor. Bakın enerji krizi Avrupa devlerini nasıl zora soktu. Bu savaş biraz daha devam ederse Avrupa’dan ABD ve İsrail’e karşı daha çok sesler yükselecek.