12 Ocak 2026 tarihli yazımda, İran’daki gelişmelerin bir “darbe kılıfı” olabileceğini ve ABD’nin asıl hedefinin İran’ı işgal etmekten ziyade Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü ele geçirmek olduğunu ifade etmiştim. Aradan geçen sürede yaşananlar, bu öngörünün yabana atılmayacak bir doğruluk payı taşıdığını gösteriyor.
Ocak ayında İran’da rejimi değiştirmeye dönük bir iç hareketlenme denendi. Ancak bu girişim beklenen sonucu vermedi. Bu başarısızlık, ABD’nin sahadaki önceliklerini yeniden şekillendirdi. Artık mesele yalnızca Tahran’daki yönetimin kim olacağı değil; çok daha geniş bir stratejik denklem söz konusu.
ABD’nin İran’ı doğrudan işgal etmek gibi bir hedef taşımadığı giderek daha net anlaşılıyor. Asıl amaç, enerji yollarının kalbi sayılan Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurmak. Bu hedefe ulaşmanın yolu ise İran’ı doğrudan işgal etmekten değil, içeriden dönüştürmekten geçiyor. Bu noktada devrik lider Şah Rıza Pehlevi’nin ABD’de yaşayan oğlunun yeniden sahneye çıkarılması ihtimali dikkat çekiyor. Böyle bir senaryoda Washington, İran’ı fiilen yönetmese bile yönlendirebilecek bir pozisyona ulaşabilir.
Bu durum yalnızca siyasi bir dönüşüm anlamına gelmez. Aynı zamanda İran’ın zengin yer altı kaynaklarının kontrolü, küresel enerji dengeleri ve bölgesel güç ilişkileri üzerinde belirleyici bir etki yaratır. İran’ın mevcut haliyle hem ABD hem de İsrail açısından bir tehdit olarak algılanması, bu stratejiyi daha da anlamlı kılıyor.
Bugün gelinen noktada tablo daha da karmaşık. Çünkü bu mücadele yalnızca ABD ile İran arasında yaşanmıyor. Çin ve Rusya’nın İran’a verdiği dolaylı destek, denklemi küresel bir rekabet alanına dönüştürüyor. Enerji, güvenlik ve nüfuz mücadelesi iç içe geçmiş durumda. Buna Kuzey Kore’nin füze teknolojisi üzerinden sağladığı katkı da eklendiğinde, ortaya çok katmanlı bir güç mücadelesi çıkıyor.
İran’ın askeri kapasitesi de bu süreçte küçümsenmeyecek bir faktör olarak öne çıkıyor. Füze stoklarının hâlâ aktif olması ve karşılık verebilme kabiliyetinin sürmesi, ABD ve İsrail’in hesaplarını zorlaştırıyor. Her saldırıya karşılık verilebilmesi, sahadaki dengeyi tek taraflı bir üstünlüğe izin vermeyecek şekilde tutuyor.
Deniz cephesi ise ayrı bir dikkat başlığı. Basra Körfezi’ndeki yoğunluk, ABD’nin hareket alanını sınırlıyor. İran’ın küçük ama etkili deniz unsurlarını bu kalabalık içinde konumlandırması, onları görünmez kılmaya yakın bir avantaj sağlıyor. Mevcut birkaç fırkateyn ve hafif deniz araçları, doğrudan bir üstünlük kurmasa da caydırıcılık oluşturuyor. ABD’nin bu yoğunluk içinde hata yapma riskini göze alamaması, operasyonel kabiliyetini fiilen sınırlandırıyor.
Tüm bu gelişmeler ışığında ortaya çıkan tablo şu: ABD, planladığı kadar rahat ilerleyemiyor. İran ise beklenenden daha dirençli bir profil çiziyor. Bu durum, sahadaki güç dengesinin henüz kesin bir sonuca ulaşmadığını gösteriyor. Yani hala kazanan yok. Zaten savaşlarda kazanan taraf olmadı hiç.