İran’daki olaylar darbeye kılıf mı ?


  • Oluşturulma Tarihi : 12.01.2026 13:36
  • Güncelleme Tarihi : 12.01.2026 13:36

İran’daki son gelişmelere bakınca insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Yaşananlar gerçekten iç dinamiklerin ürünü mü, yoksa daha büyük bir jeopolitik oyunun sahnesi mi? Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Enerji yolları karıştığında, sadece haritalar değil rejimler de değişir.
Tamam, İran’da ekonomik kriz var. 30 yılı aşkın süredir İran’a ambargo uygulanıyor. Bu nedenle ülke ekonomik darboğazda. Protestolarda haklılık payı var, ancak ABD bunu fırsat bilerek ortalığı karıştırıyor.  
Aslında bu hikayenin kilit noktası Hürmüz Boğazı. Umman Denizi’ni Basra Körfezi’ne bağlayan bu dar geçit, dünya petrol ticaretinin can damarı.  Küresel petrol akışının yaklaşık üçte biri buradan geçiyor. Böyle bir noktayı kontrol etmek, fiilen ordular göndermeden bile küresel siyaseti yönlendirebilmek demek. Bu yüzden mesele İran’ı işgal etmekten çok, İran’ı “yönetilebilir” hâle getirmek olabilir. Daha önceki köşe yazılarımda bunu belirttim. ABD’nin İran’ı işgal etmek gibi bir niyeti yok, burada rejimi değiştirmenin peşinde. 
ABD’nin İran’a dair stratejisinin klasik bir işgal senaryosundan ziyade rejim değişikliği ekseninde şekillendiğini düşünenlerin sayısı az değil. Devrik lider Şah Rıza Pehlevi’nin  ABD’de sürgünde olan oğlu Rıza Pehlevi’nin  zaman zaman uluslararası medyada “alternatif lider” olarak parlatılması da bu çerçevede okunuyor.  Tanıdık bir hikâye: Ekonomik baskılar, toplumsal huzursuzluk ve ardından “yumuşak” bir geçiş beklentisi. ABD, İran için tam da bu planı yaptı. 
İran karışırsa, bunun sadece İran’la sınırlı kalmayacağı açık. Körfez ülkeleri, Irak, hatta Orta Asya bu dalgadan etkilenir. Enerji fiyatları fırlar, ticaret yolları gerilir ve küresel ekonomi bir kez daha Orta Doğu merkezli bir sarsıntı yaşar.
Bu tabloda en dikkat çekici unsurlardan biri ise Çin ve Rusya’nın duruşu. Yıllardır “çok kutuplu dünya” söylemiyle ABD hegemonyasına itiraz eden bu iki aktör, kritik anlarda sessiz kalmayı tercih ediyor. İran’a yönelik saldırılarda, Venezuela’ya yapılan operasyonlarda, hatta Küba’ya dair tehditlerde bu iki  ülke sessizliklerini sürdürüyor.  Birleşmiş Milletlerden de ses yok. Sert açıklamalar yok, caydırıcı adımlar yok. Sonuçta bu ülkeler hem Rusya hem de Çin’in müttefiki. 
Bu sessizlik, müttefiklik kavramını yeniden düşünmemize neden oluyor. Çin’in ekonomik çıkarlarını önceleyen pragmatik tavrı, ideolojik ya da stratejik dayanışmanın önüne geçmiş gibi görünüyor. ABD ise bu tabloyu dikkatle izliyor. Belki de Washington’un asıl hamlesi Tahran’a değil, Pekin’e yönelik: “Ne kadar ileri gidebilirsin, kimi gerçekten savunursun?” sorusunun cevabını arıyor.
Sonuçta karşımızda klasik bir güç mücadelesi var. Bir yanda enerji yollarını kontrol etmek isteyen küresel bir aktör, diğer yanda sessiz kalarak zaman kazanmaya çalışan rakipler. İran ise bu satranç tahtasında hem piyon hem de kilit kare. Hürmüz Boğazı’nın dar suları, önümüzdeki dönemde sadece petrol tankerlerini değil, büyük güçlerin gerçek niyetlerini de taşıyacak gibi görünüyor.

İran’daki olaylar darbeye kılıf mı ?
Mürsel Acay
Yazarımız Kim ?

Mürsel Acay