Kızıldeniz’in Güvenliği, Türkiye’nin Stratejik Rolü 

Mürsel Acay
Mürsel Acay

Kızıldeniz ve Babülmendeb Boğazı çevresinde son günlerde  yaşanan gelişmeler bölgenin geleceği açısından önemli.  Suudi Arabistan’dan Yemen’e, Sudan’dan Eritre ve Etiyopya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yaşanan gerilimler, dünyada ekonomik sıkıntılar ve güvenlik anlamında endişe yaratıyor.  
Türkiye, iki yılı aşkın süredir bölgesel güvenlik iş birliğini güçlendirecek bir ittifak üzerinde çalışıyordu. Bu girişimde Suudi Arabistan ve Pakistan’ın yanı sıra Mısır’ın da yer alması planlanıyordu.  Bu biraz gizli tutuldu. Ancak girişime ilişkin bilgilerin Mısır medyasına sızmasının ardından ülkede yükselen itirazların, Kahire’nin sürece dahil olmasını zorlaştırdığı öne sürülüyor.
Mısır’ın ittifakın dışında kalması, bölgedeki güvenlik iş birliğinden tamamen uzaklaştığı anlamına gelmeyebilir. Mısır’ın yıllar öncesinden Suudi Arabistan’daki askerî varlığı ve bölgesel gelişmeleri yakından izlemesi de bu çerçevede değerlendirilebilir. 
Kızıldeniz, yalnızca bölge ülkelerinin değil, küresel ticaretin de en önemli geçiş güzergâhlarından biri. Bu denizin güney çıkışında yer alan Babülmendeb Boğazı, Hint Okyanusu ile Kızıldeniz arasındaki deniz ulaşımını birbirine bağlıyor. Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz’e ulaşan ticari gemiler için bu güzergâhın güvenliği hayati önem taşıyor.
Babülmendeb’de yaşanacak ciddi bir güvenlik sorunu, Avrupa ile Asya arasındaki deniz ticaretini aksatabileceği gibi enerji taşımacılığını ve küresel tedarik zincirlerini de etkileyebilir.
İşte bu nedenle Suudi Arabistan, Yemen ve çevresindeki ülkelerin güvenlik politikaları büyük önem taşıyor. Husilerin deniz ulaşımına yönelik saldırıları ve bölgedeki askerî hareketlilik, Babülmendeb’in stratejik değerini daha da artırıyor.
Türkiye açısından da bu güzergâhın güvenliği önem taşıyor. Türk ticaret gemilerinin yanı sıra Karadeniz’e doğru giden ticari gemiler de bu güzergahı kullanıyor. Bu nedenle Kızıldeniz’deki istikrarsızlık, Türkiye’nin yanı sıra  Karadeniz’e kıyısı bulunan Rusya dahil çok sayıda ülkenin ekonomik ve ticari çıkarları bakımından da yakından takip edilmesi gereken bir mesele.
Bölgedeki gelişmeleri değerlendirirken İsrail’in Kızıldeniz’e yönelik niyetleri de var. Bu durumu da Mekke Güvenlik İttifakı üyesi ülkeler göz ardı etmiyor. 
İsrail’in Eilat Limanı üzerinden Kızıldeniz’e doğrudan erişimi bulunuyor. Bununla birlikte, deniz ticareti ve güvenlik bakımından Kızıldeniz’in güneyine, Babülmendeb’e ve Afrika Boynuzu’na uzanan gelişmeler de İsrail’in stratejik hesapları açısından önem taşıyor.
Sudan, Eritre ve Etiyopya arasında da son günlerde askeri bir hareketlilik gözlemleniyor. Bu ülkeler arasında yaşanabilecek bir gerilim,  Kızıldeniz’de güvenliği de etkileyebilir. İsrail’in bölgede nüfuzunu artırmaya çalıştığı ve yerel ihtilaflardan yararlanmak istediği yönündeki değerlendirmeler bu çerçevede ele alınıyor. Sudan’ın iç savaştan kaynaklanan kırılganlığı, Eritre ile Etiyopya arasındaki tarihsel sorunlar ve Etiyopya’nın denize erişim arayışı, Afrika Boynuzu’ndaki dengeleri zaten hassas hâle getiriyor. Bu tabloya dış aktörlerin rekabeti de eklendiğinde, Kızıldeniz çevresindeki gelişmelerin daha geniş bir güvenlik meselesine dönüşmesi mümkün.
Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’in doğu yakasındaki konumu, Mısır’ın kuzeydeki stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin bölgesel ilişkileri birlikte değerlendirildiğinde, bu coğrafyada kurulacak güvenlik iş birliklerinin önemi daha iyi anlaşılıyor.
Bölgedeki tehditlerin artması, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki askerî iş birliğini de yeni bir aşamaya taşıyabilir. Özellikle füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı savunma kapasitesinin güçlendirilmesi, eğitim ve askerî danışmanlık faaliyetlerinin geliştirilmesi gibi seçenekler gündeme gelebilir. Husiler’in Suudi Arabistan’a füzeli saldırılarına karşılık tedbirler konuşulurken, Türkiye’nin bu ülkede asker bulundurması söz konusu. Ancak muharip amaçlı değil, savunma ve danışmanlık görevi görecek askeri personel olacak. 
Suudi Arabistan’ın savunma politikalarında Pakistan’ın özel bir yeri var. İki ülke arasında uzun yıllara dayanan askerî iş birliği, eğitim faaliyetleri ve güvenlik anlaşmaları bulunuyor.  Bu anlaşmaya göre Mekke Savunma Anlaşmasından bağımsız olarak, Pakistan’ın Suudi Arabistan’da zaten askeri personeli bulunuyor. 
Türkiye’nin bölgesel politikasını önemli kılan unsurlardan biri, farklı aktörlerle aynı anda ilişki kurabilmesi. Ankara, bir yandan NATO üyeliğini sürdürürken diğer yandan Rusya, Ukrayna, Körfez ülkeleri ve farklı bölgesel aktörlerle temaslarını devam ettiriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da geçtiğimiz günlerde Mekke Savunma İttifakı çerçevesinde tesis edilen Stratejik, Siyasi  ve Savunma Komitesi’nin Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki toplantısına katılmıştı. 
Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD-İran gerilimi gibi uluslararası gündemin merkezindeki meselelerde Türkiye’nin diplomatik temasları ve arabuluculuk girişimleri, ülkenin dış politika kapasitesini ortaya koyuyor.  Kriz dönemlerinde farklı taraflarla konuşabilmek önemli bir diplomatik avantaj sağlıyor.