Sanatın en büyük düşmanı eleştiri değildir; alkışa bağımlı olmaktır.
Her sanatçı eserinin beğenilmesini ister. Bu son derece doğaldır. Ancak üretimin amacı sadece takdir toplamak olduğunda, sanatın özgür sesi yavaş yavaş susmaya başlar.
Bugün kültür ve sanat dünyasında sıkça karşılaştığımız bir durum var: Farklı düşüneni dışlamak, eleştireni susturmak ve sadece kendisini onaylayan seslere yer vermek. Oysa sanat, onay mekanizması değil; sorgulama alanıdır.
Kendisini sürekli haklı gören, eleştiriyi tehdit olarak algılayan ve yalnızca kendi doğrularını merkeze koyan bir anlayışın sanata katkı sunması mümkün değildir. Çünkü sanat, farklı bakış açılarıyla beslenir. Aynı düşüncenin asılı kaldığı yerde yenilik değil, tekrar doğar.
Gerçek sanatçı, eserini sadece alkışlatmaya çalışmaz; düşündürmeye de cesaret eder. Aynı cesareti, kendi eserine yöneltilen yapıcı eleştiriler karşısında da gösterebilmelidir. Çünkü gelişim, övgünün içinde değil; eksiklerini görebilme erdeminde saklıdır.
Sanat ve edebiyat, kimsenin kişisel mülkü değildir. Her kalem farklı bir dünya taşır. Her yazar, her şair ve her sanatçı kültür hayatına kendi rengini katar. Bu renkleri yok saymak, sanatı zenginleştirmez; aksine tek renge mahkum eder.
Belki de bugün sanat dünyasının en çok ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla alkış değil; daha fazla samimiyet, daha fazla hoşgörü ve daha fazla dinleyebilme kültürüdür.
Çünkü sanatın geliştiği yer, herkesin aynı şeyi söylediği değil; farklı seslerin birbirine saygıyla kulak verdiği yerdir.