Ekonomi ve proje dünyasında bir işin hayata geçirilip geçirilemeyeceğini anlamanın yolu fizibiliteden geçer. Bir projenin sağlam temellere oturması için ön araştırma, planlama, gerçekçilik ve sürdürülebilirlik gerekir. Peki ya edebiyat?
Edebiyata bu pencereden baktığımızda karşımıza çok önemli iki kavram çıkar: ön araştırma ve gerçekçilik.
Bir roman, şiir ya da çocuk kitabı yazıyor olmak, hayal gücünün sınırlarını zorlamamızı gerektirebilir. Ancak hayal kurmak, gerçeklikten tamamen kopmak anlamına gelmez. Aksine, en güçlü kurgular bile gerçekliğin sağlam zemininden beslendiğinde okuyucuda daha güçlü bir karşılık bulur.
“Nasıl olsa kurgu, istediğimi yazarım” düşüncesi, yazarlık yolculuğunda düşülebilecek en büyük yanılgılardan biridir. Çünkü yazarlık yalnızca masaya oturup kelimeleri yan yana getirmek değildir. Yazarlık; araştırmak, okumak, sorgulamak, gözlemlemek ve gerektiğinde yeniden öğrenmektir.
Tarihî bir roman yazıyorsanız dönemin koşullarını, kullanılan eşyaları, dili ve yaşam biçimini araştırmanız gerekir. Coğrafi bir mekânı anlatıyorsanız o yerin dokusunu, kültürünü ve atmosferini bilmeniz gerekir. Çocuk edebiyatında ise sorumluluk daha da büyür. Çünkü hedef kitlenin yaş özelliklerini, psikolojik gelişimini ve dünyayı algılama biçimini dikkate almak gerekir.
İşte burada ön araştırma, yazarın pusulasına dönüşür.
Sanat coşkuyla doğabilir; fakat akılla, disiplinle ve emekle olgunlaşır. Araştırmayla beslenen, gerçekliğin dokusunu taşıyan bir metin; rüzgârda savrulan bir yaprak değil, köklerini toprağın derinliklerine salmış bir çınar gibidir.
Yazmak bir hayal kurma işiyse, o hayali yaşatabilmek de hazırlığın ve emeğin omuzlarında yükselir.
Fakat iyi bir yazar olmanın yolu yalnızca yazmaktan geçmez. Öncelikle iyi bir okuyucu olmak gerekir.
Okumak, yalnızca kelime dağarcığımızı geliştirmez. Cümle yapımızı, anlatım biçimimizi, bakış açımızı ve düşünme şeklimizi de dönüştürür. Farklı yazarları okumak, farklı dünyalara girmemizi sağlar. Okuduklarımızı sorgulamak ve yorumlamak ise bizi yalnızca okuyucu olmaktan çıkarıp iyi bir analizci hâline getirir.

Bir başka önemli beceri de kendi yazdıklarımıza dışarıdan bakabilmektir.
Bazen yazdığımız bir metni bir okuyucu gibi değerlendirmeli, eksiklerini görebilmeli ve gerektiğinde kendimizi eleştirebilmeliyiz. Çünkü sanatçı için gelişimin en önemli göstergelerinden biri, kendi eserine hayranlıkla değil, eleştirel bir gözle bakabilmesidir.
Ben de kendi yazarlık yolculuğumda bunu yaşayarak öğrendim.
Köşe yazıları yazmaya başladığım ilk dönemlerde bir metni oluşturmak, düzenlemek ve son hâline getirmek çok daha uzun zamanımı alıyordu. Bugün ise düzenli yazmanın, araştırmanın ve sürekli okumanın verdiği deneyimle günlük üç-dört köşe yazısı üretebilecek bir noktaya geldim.
Bu değişim bir anda olmadı.
Yazarak, okuyarak, araştırarak ve kendimi eleştirerek oldu.
Bence her yazdığımız eser sonrasında bize biraz eksik görünüyorsa, aslında doğru yoldayız demektir. Çünkü insan yaşadıkça gelişir. Bugün yazdığımız bir metne yıllar sonra baktığımızda eksiklerimizi görebiliyorsak, bu geriye gitmek değil; ilerlediğimizin göstergesidir.
Kalem de insan gibi yaşadıkça bilenir.
Bugün yalnızca kelimeleri yan yana getirmek yeterli değil. Yazmak; yazar ve şair için düzenli, vazgeçilmez, hatta günlük bir ihtiyaç hâline gelmelidir. Nasıl nefes almak ve su içmek yaşamın devamı için gerekliyse, üretmek de kalemin sahibi için ruhsal bir ihtiyaçtır.
Çünkü gerçek bir üretim; yalnızca ilhamla değil, emekle, disiplinle, araştırmayla ve süreklilikle ortaya çıkar.
Gerçekçi bir temel, disiplinli bir ön hazırlık, nitelikli bir okuma serüveni ve su kadar vazgeçilmez bir yazma tutkusu…
Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya yalnızca bir metin değil, zamana direnebilecek bir eser çıkar.
Unutmayalım;
Kalem yalnızca kâğıda mürekkep bırakmaz. Önce yazanın ruhuna dokunur.
Çünkü yazmak, kelimelerle bir dünya kurmak değil yalnızca…
Yazmak, kelimeler aracılığıyla insanın kendisini yeniden keşfetmesidir.