Hayat bir sahne ise edebiyat, o sahnenin görünmeyen kulisidir. Sahnede herkesin gördüğü rutin bir hayat vardır. İnsanlar konuşur, güler, susar, başarılarını gösterir, kırgınlıklarını saklar. Herkes kendi rolünü oynar. Oysa asıl hikâye çoğu zaman sahnede değil, kuliste yaşanır. Kimsenin görmediği acılar, söylenemeyen cümleler, yarım kalmış hikâyeler, yaşanmışlıklar, gözlemler, ölüm ve insan ruhunda sessizce büyüyen sorular… Edebiyat tam da oraya bakar. Yazar ve şair, hayatın görünmeyen kulisini görebildiği ölçüde kalemini güçlendirir. Fakat bunun için yalnızca yaşamak da yetmez, yalnızca okumak da… Önce okumak gerekir. Başka kalemlerin dünyasına girmek, farklı düşünceleri tanımak, farklı anlatım biçimlerini görmek, sözcüklerin nasıl başka anlamlara dönüşebildiğini fark etmek gerekir. Sonra yaşamak… Çünkü hayatın kendisi, hiçbir kitabın tamamen öğretemeyeceği bir öğretmendir. Sevmek, kaybetmek, beklemek, kırılmak, yeniden başlamak, susmak, mücadele etmek… Bütün bunlar kalemin görünmeyen mürekkebidir. Ama yine de yalnızca yaşamak da yeterli değildir.
Gözlemlemek gerekir. İnsanı izlemek, toplumu anlamaya çalışmak, bir sokağın sesini duymak, bir çocuğun bakışındaki merakı fark etmek, yaşlı bir insanın suskunluğundaki hikâyeyi sezmek…
Yazar, hayatın ayrıntılarını toplar. Bazen bir cümleyi. Bazen bir bakışı. Bazen yıllar önce yaşanmış bir olayı. Bazen bir başkasının acısını. Bazen kendi yarasını… Sonra bütün bunlar düşüncelerimizle birleşir. Okunanlar, yaşananlar, görülenler, hissedilenler ve düşünülenler birbirine karışır. İşte kalem asıl burada güçlenir. Harmanlanmak gerekir. Çünkü edebiyat yalnızca yaşanmışlığın aktarılması değildir. Yaşanmışlığın bilgiyle, gözlemle, hayal gücüyle, dil bilgisiyle, kültürle ve insanı anlama çabasıyla yeniden yoğrulmasıdır. Edebiyat tarihindeki büyük eserlerin önemli bir kısmında bunu görebiliriz. Nazım Hikmet'in şiirlerinde yaşadığı çağın izleriyle güçlü bir edebi birikim buluşur. Yaşar Kemal, Çukurova'nın insanını ve doğasını yalnızca gözlemlemekle kalmaz; onu güçlü bir anlatı dünyasına dönüştürür. Sabahattin Ali, insan ruhunu ve toplumun gerçeklerini kendi gözlemleriyle derinleştirir. Sait Faik, sıradan insanların hayatlarında başkalarının göremediği hikâyeleri bulur. Dostoyevski insan ruhunun derinliklerine inerken, Tolstoy toplumdan aileye, bireyden ahlaka uzanan geniş bir dünyayı eserlerine taşır.
Coğrafyaları farklıdır. Kültürleri farklıdır. Dilleri farklıdır. Yaşadıkları dönemler farklıdır. Ama ortak bir noktada buluşurlar: İnsanı anlamaya çalışmak. İşte edebiyatın sınırları da burada ortadan kalkar. Bir Anadolu hikâyesindeki özlem, başka bir ülkedeki okuyucunun yüreğine dokunabilir. Bir Rus romanındaki yalnızlık, bir başka coğrafyadaki insana tanıdık gelebilir. Bir Fransız şairin aşkı, dünyanın başka bir yerindeki insanın duygusuna dönüşebilir. Çünkü kültürler farklı olsa da insanın temel duyguları ortaktır. Sevgi. Özlem. Korku. Yalnızlık. Kaybetme. Umut. Adalet arayışı. Anlaşılma isteği… Edebiyat, bu ortak duygular üzerinden insanları birbirine yaklaştırır. Fakat bütün bunları okuyucuya aktarabilmek için yazarın önce kendisini beslemesi gerekir. Okumak gerekir. Yaşamak gerekir. Gözlemlemek gerekir. Düşünmek gerekir. Hissetmek gerekir. Ve bütün bunları harmanlamak gerekir. Bunların hiçbiri diğerinin yerine geçmez. Sadece okumak, insanı iyi bir yazar yapmayabilir. Sadece yaşamak, yaşadıklarını iyi anlatabileceği anlamına gelmez. Sadece yetenek ise çoğu zaman işlenmemiş bir cevher olarak kalır. Her biri kalemin başka bir tarafını besler. Okumak derinlik kazandırır. Yaşamak gerçeklik verir. Gözlem ayrıntıyı öğretir. Düşünmek anlamı çoğaltır. Hayal gücü yeni kapılar açar.
Emek ise bütün bunları bir esere dönüştürür. Ve bütün bu parçalar bir araya geldiğinde kalem yalnızca yazmaz. Derinleşir. Belki de gerçek yazar ile yalnızca yazan arasındaki fark tam burada başlar.
Gerçek yazar, kelimeleri değil hayatı biriktirir. Okuduklarını kendi süzgecinden geçirir. Yaşadıklarını sorgular. Gördüklerini anlamlandırır. Başkalarının hikâyelerine kulak verir. Sonra bütün bu birikimi kendi sesiyle yeniden kurar. İşte o zaman ortaya taklit olmayan, ezber olmayan, yalnızca güzel görünmek için kurulmuş cümlelerden ibaret olmayan bir kalem çıkar. Ve o kalem okuyucuya ulaştığında, okuyucu yalnızca bir hikâye okumaz. Kendinden bir parça bulur. Hayatın görünmeyen kulisi tam da budur. Yazar orada sürekli biriktirir. Okur. Yaşar. Gözlemler. Sorgular. Hisseder. Sonra yazar. Perde kapanır, alkış diner, sahne boşalır. Ama kelimeler kalır. Çünkü gerçek kalem, yalnızca yaşadıklarını yazan kalem değildir. Okuduklarını, yaşadıklarını, gördüklerini ve hissettiklerini insanın ortak duygusuna dönüştürebilen kalemdir. Ve belki de bir kalemin gerçek gücü, ne kadar yazdığında değil; ne kadar çok biriktirip ne kadar derinleştirebildiğinde saklıdır. İşte o zaman kalem, yalnızca kâğıtta iz bırakmaz. İnsanda iz bırakır.