Edebiyatı ve yazarı cesur kılan şey, yalnızca kalemi eline almak değildir. Çünkü yazmak; kelimeleri yan yana dizmekten, duyguları süslü cümlelerle ifade etmekten çok daha fazlasını gerektirir.
Gerçek cesaret; okumaktan, araştırmaktan, sorgulamaktan ve gözlem yapmaktan beslenir. Bir yazarın dünyası ne kadar genişlerse, kalemi de o kadar derinleşir.
Okumayan bir kalem, bir süre sonra kendi yankısına dönüşür. Oysa farklı düşüncelere, farklı hayatlara ve farklı bakış açılarına temas eden yazar; insanı, toplumu ve çağını daha iyi anlama fırsatı bulur. Araştırmak, yazılan her cümlenin omurgasını oluşturur. Bilgiyle desteklenmeyen fikirler kolayca dağılırken; emekle yoğrulmuş düşünceler okurun zihninde kalıcı izler bırakır.
Gözlem ise edebiyatın görünmeyen öğretmenidir. Bir çocuğun gözlerindeki heyecanı, yaşlı bir adamın sessizliğini, bir annenin kaygısını, sokakta yürüyen insanların telaşını fark edebilmek... Yaşamın ayrıntılarını görmek ve o ayrıntılardaki insan hikâyelerini sezebilmek, yazara eşsiz bir zenginlik kazandırır. Çünkü hayatın kendisi, en güçlü edebiyatın kaynağıdır.
Ancak bütün bunlardan daha önemli bir mesele vardır: Görüleni, öğrenileni ve hissedileni anlaşılır bir şekilde okurla buluşturabilmek. Bilgiyi karmaşıklaştırmadan aktarmak, duyguyu abartıya kaçmadan hissettirebilmek ve düşünceyi kırmadan, incitmeden ifade edebilmek büyük bir ustalık ister. Asıl cesaret de burada başlar. Çünkü anlaşılır olmak, anlaşılmayı göze almaktır. Eleştiriyi, itirazı ve farklı yorumları kabul edecek olgunluğa sahip olmaktır.
Bugün ne yazık ki görünür olmayı üretmenin önüne koyan, alkışın peşinden gidip emeği ikinci plana atan anlayışlarla sıkça karşılaşıyoruz. Oysa edebiyat; çıkar hesaplarının, popüler olma kaygısının ya da geçici övgülerin değil, samimiyetin ve emeğin alanıdır. Yazar, kendine 'Bundan bana ne kazanç çıkar?' sorusundan önce, 'Bu metin okura ne bırakacak?' sorusunu sormalıdır. Çünkü kalıcı olan, kişisel hesaplar değil; insanın yüreğine dokunabilen cümlelerdir.
Bir yazarın cesareti; gerçeği çarpıtmadan anlatabilmesinde, gerektiğinde çoğunluğun sesine kapılmadan kendi vicdanının sesini dinleyebilmesinde saklıdır. Bazen bir haksızlığa itiraz etmekte, bazen unutulan değerleri hatırlatmakta, bazen de umudunu kaybetmiş bir insanın karanlığına küçük bir ışık olabilmektedir.
Edebiyat dünyayı bir anda değiştirmeyebilir. Ancak bir insanın düşüncesini, bakış açısını ve kalbini değiştirebilir. Ve çoğu zaman büyük dönüşümler, tam da burada başlar. Bir kitapla, bir öyküyle, bir şiirle ya da doğru zamanda yazılmış birkaç cümleyle...
Bu yüzden edebiyat, cesaret işidir. Okumanın, araştırmanın, gözlemlemenin, emek vermenin ve bütün bunları içtenlikle okurla paylaşabilmenin cesareti... Kalemin gerçek gücü de tam olarak buradan doğar: Hakikatin izini sürmekten ve o hakikati insana, insan kalacak şekilde anlatabilmekten.