Hayat boyunca hep bir şeylerin altını çizdik. Değer verdiklerimizi öne çıkardık. Boş cümleleri kendi hayatımızın literatüründe yol saydık. İstemediklerimizin üzerini örttük, bazı sayfaları sessizce kapattık. Fakat en önemli satırı hep boş bıraktık. Kendimize dönüp bakmayı… Başkalarını değerlendirmek kolaydı. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu söylemek de… Ama insanın kendi vicdanının karşısına geçmesi, işte en zor olan buydu. Bir gün durup gerçekten kendimize sorduk mu? Ben nasıl bir insanım? Bir kalbi ne zaman onardım? Bir omuza ne zaman sessizce destek oldum? Bir iyiliği, karşılığını beklemeden kaç kez yaptım? Kaç kez haklı olmaktan vazgeçip gönül almayı seçtim? Çünkü insanın büyüklüğü, kendisi için yaptıklarıyla değil; başkaları için yapabildikleriyle ölçülür. Ne yazık ki çağımızın en büyük yoksulluğu parasızlık değil, vicdan yoksunluğudur.
Acımasızlık yalnızca kırmak değildir. Asıl acımasızlık; kendinden başka kimseyi görememek, yalnızca kendi acısını önemsemek, kendi emeğini büyütürken başkalarının fedakârlığını görmezden gelmektir. Bencil insan, dünyayı kendi etrafında dönen bir sahne sanır. Sürekli anlaşılmak ister ama anlamaya yanaşmaz. Sürekli takdir bekler ama bir başkasının emeğini takdir etmeyi bilmez. Hep almayı düşünür, vermenin değerini ise çoğu zaman hatırlamaz. Oysa vicdan sahibi insanın ilk sorusu şudur: “Ben ne aldım?” değil, “Ben ne verdim?” Çünkü insan, ardında bıraktığı sözlerle değil; dokunduğu hayatlarla hatırlanır. Belki de ömrümüz boyunca sormamız gereken en önemli soru şudur: Ben, bir insanın yükünü hafifleten biri oldum mu; yoksa yalnızca kendi yükümü hafifletmek için hayatımda yer verdim? İşte gerçek muhasebe burada başlar. Vicdan, başkalarını yargılayan bir mahkeme değildir. Vicdan, insanın kendi içine kurduğu ve hiçbir mazeretin geçerli olmadığı tek mahkemedir. Orada ne alkış vardır ne de savunma... Yalnızca hakikat vardır. Ve insan, o hakikatin karşısında kendine gönül rahatlığıyla bakabiliyorsa, işte o zaman gerçekten yaşamış demektir.