Egonun Gölgesinde Yok Sayılan İnsanlar

Sibel Atapek

Sabah fırından ekmek alırken arkasındaki kişinin sabırsızca homurdanması, toplu taşıma aracına binerken önündekini dirseğiyle itenler, göz göze geldiğinde bir “günaydın”ı, küçücük bir tebessümü esirgeyen asık suratlar... Sahi ne ara bu kadar tahammülsüz ne ara bu kadar “ben merkezli” bir kalabalığa dönüştük? Eskilerin o zarif, hani o gözünün içine bakarak edilen içten teşekkürleri, “estağfurullah”ları hangi ara tarih sayfalarına gömüldü? Bugün sokakta, trafikte ya da sosyal yaşamda karşılaştığımız bu yaşananlar, aslında çok daha derin bir toplumsal hastalık durumunda.

İnsanoğlunun en büyük yanılgısı; kendini evrenin merkezi, kendi dertlerini dünyanın en mühim meselesi, kendi sesini ise duyulması gereken tek çığlık sanmasıdır. Ne yazık ki günümüzde birçok insan, sadece kendini anlatmanın, kendini vitrinde sergilemenin derdinde. Karşısındaki insanı anlamaya çalışmak şöyle dursun, onun varlığını bile yok sayacak kadar derin bir körlüğün içindeyiz. “Ben yoksam dünya da yok” düşüncesi, insan ilişkilerinin samimiyetsizliğini gösteriyor. İnsanların kendilerini bu kadar parlatırken karşısındakini yok sayması, onu anlamaya çalışmaktan uzak durması gerçekten üzücü.

Edebiyat dünyasında yazılan eserleri mizanpaj ve kapak tasarımıyla giydirip onları ölümsüz kılmak için yazarlara destek veren bir insan olarak çoğunun dönüp de “Siz ne yazarsınız? Kimsiniz? Kitaplarınızın içeriği nedir?” diye sormayışı, bu körlüğün en somut örneğidir. Kendini dünyanın merkezi ve en önemlisi zannederken, karşı tarafta yarattığı o değersizlik duygusunun, o derin kırgınlığın farkında bile olamamak ne büyük bir acı.

Bu acı tablo, sosyal medya mecralarında daha da net görünüyor. Profiller şık aforizmalarla, insan sevgisinden bahseden dizelerle, nezaket dolu paylaşımlarla dolup taşıyor. Özellikle edebiyatla, sanatla ilgilenenlerin kurduğu cümleler dışarıdan bakıldığında hayranlık uyandırıcı. Fakat ekranı kapatıp gerçek hayata, sokağın gerçekliğine döndüğümüzde manzara ne yazık ki değişiyor. Sanal dünyada zarafet timsali olan bir kalemin; bir kitap fuarında okuruna tepeden bakması, bir imza gününde meslektaşına saygısızca davranması ya da günlük hayatta karşılaştığı sıradan bir insana nezaketi çok görmesi ne büyük bir acıdır. Oysa gerçek nezaket, karşındakinden hiçbir menfaatin yokken, hesap yapmadan, içtenlikle sergilediğin o zarif duruştur. Çıkar ilişkilerinin bittiği yerde nezaket de bitiyorsa, o zarafet değil, sadece bir maskedir.

Ego ve şımarıklık belki çocuklukta bir dereceye kadar hoş görülebilir, tolere edilebilir. Çocuk, dünyayı sadece kendi etrafında dönüyor sanır ve bu onun gelişimsel doğasındandır. Ancak belli bir olgunluğa, belli bir bakış açısına erişmiş; hele ki sanatla, edebiyatla ilgilenen insanların hayatta böyle bir şımarıklık lüksü kesinlikle yoktur, olamaz. Çünkü gerçek anlamda yazabilmek, sadece kelime dağarcığının zenginliği veya teknik bir beceri demek değildir. Yazmak; en başta iyi bir dinleyici olmayı, karşındakini incitmeden analiz edebilmeyi, olayları ve insanı derinlemesine gözlemlemeyi gerektirir. İnsanın iç dünyasını, acısını, sevincini yakından izleyen bir kalemin, gerçek hayatta kabalığa ve bencil bir egoya sığınması büyük bir iflastır.

Hayatın içinde asıl mesele, her şeyden önce “insan olabilmektir”. Sanat ve edebiyat ise insanı besleyen, o “insan olabilme sanatını” daha da katmanlı hale getiren, bizi rafine eden en asil araçtır. Eğer bir yazar satırlarında insan ruhunun derinliklerine iniyor ama masadan kalktığında çevresine karşı duyarsız, kibirli olabiliyorsa, o kelimeler ruhunu bulamamış, sadece kağıt üstünde kalmış demektir. Sanatçı, estetiği sadece eserine değil, hayatının orta yerine, insan ilişkilerine yerleştirebilen kişidir.

Nezaketin nesli belki tükenmedi ama ağır yaralı, orası kesin. Yine de umudu kesmek, bu bencil çağa teslim olmak bizlere yakışmaz. Kelimelere can verenlerin, o kelimelerin ağırlığını gerçek hayatta da taşımak gibi bir sorumluluğu vardır. Sözün tavında eğilmediği, samimiyetin ticarete ya da egoya kurban edilmediği bir kültür ancak yazarın yazdığı gibi yaşamasıyla mümkündür. Gerçek asalet, süslü cümleler fırlatmakta değil; sokağa indiğinde, insanla göz göze geldiğinde o zarafeti büyütebilmektedir. Gelin, bugün aynalardan kafamızı biraz kaldıralım. Karşımızdaki insanı sadece duymayalım; onu gerçekten dinleyelim, anlayalım ve asla yok saymayalım. Çünkü dünya bizim etrafımızda dönmüyor; dünya, birbirimizin kalbine incelikle dokunabildiğimiz sürece kıymetleniyor.