Sessizliğin Konforu ve Güvenliğin Bedeli

Sibel Atapek

Toplum olarak modern yaşamın hızına yetişmeye çalışırken, en temel insani erdemimiz olan “birbirimizin güvenliğinden sorumlu olma” duygusunu bir yerlerde düşürdük mü? Yoksa bu his, aslında hiçbir zaman tam olarak içselleşmedi de biz mi yanılıyorduk?

Geçtiğimiz gün, İzmir’de sıradan bir otobüs yolculuğu sırasında yaşadıklarım, bu soruların cevabını acı bir şekilde yüzüme çarptı. Bir otobüs dolusu insan; yan yana, omuz omuza ama aslında birbirine ne kadar yabancı... Alkolün etkisiyle çevresine huzursuzluk veren, etrafa yönelen tacizkâr tavırlar sergileyen bir şahısla başlayan o gergin anlar, aslında bir toplumsal çöküşün özeti gibiydi.

Duyarsızlık Yemini mi Ettik?

En can yakıcı olanı neydi biliyor musunuz? Etraftaki insanların durumu fark etmesi, gözlerindeki o huzursuzluğu okuyabilmekti. Ancak herkes, sanki bir tiyatro sahnesini izler gibi koltuğuna gömülmüştü. Kimi telefonuna odaklanıyor, kimi camdan dışarıyı seyrediyordu. Herkes, yaşanmamış gibi davranma konusunda adeta bir “duyarsızlık yemini” etmişti. Gereksiz olaylar karşısında saatlerce tartışabilen bu insanlar; gerçekten “önemli” olan, birinin güvenliğinin tehdit edildiği o ana gelince neden bu kadar sessiz, neden bu kadar korkaktı?

Bir insan olarak şoföre durumu bildirdiğimde aldığım, “Ben karışamam, siz indirin” cevabı, bireyin çaresizliğini ve sistemin vurdumduymazlığını özetliyordu.

Güvenlik Şansa Bırakılamaz

Buradan yetkililere sesleniyorum: Toplu taşıma araçları, ortak güvenliğimizin sigortası olmalıdır. Şoförün inisiyatifine bırakılan bir “karışamam” lüksü, güvenliğimizi şansa bırakmaktır. Acil bir protokolün olduğu, kolluk kuvvetleriyle anlık koordinasyonun sağlandığı bir sistem; taciz boyutu derinleşmeden müdahale etmek için zorunlu bir ihtiyaçtır.

Polis ekiplerinin zamanında müdahalesiyle olay çözüldü ancak toplumsal refleksin acizliği hafızamdan silinmedi. Olay sonrası gençlerin, “Ben Z kuşağıyım, sonrasında yine o salınacak, yine aynı şeyi yapacak” cümleleri, içlerindeki derin umutsuzluğu ve adalete olan inançsızlığı yansıtıyordu.

Sessizlik Sarmalını Kırmak

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesi, toplumumuzu bir “sessizlik sarmalına” hapsetti. Oysa o yılan, bugün birine dokunduğunda sessiz kalan herkesi, yarın yutmak için bekliyor. Sessiz kalarak, görmezden gelerek, aslında yılanın değil, kendi onurumuzun ve geleceğimizin sonunu hazırlıyoruz.

Bugün o otobüste başımı öne eğmedim. İnanıyorum ki; insanlık, sessizlikten değil, cesurca yükselen seslerden inşa edilir. Toplu taşıma araçlarında güvenliğimizin sadece “şansımıza” bağlı kalmadığı; kuralların ve duyarlılığın koruduğu bir yaşamı hak ediyoruz.

Sahi, siz bugün birine “iyi ki varsın” dediniz mi, yoksa “bana ne” diyerek kendi yolunuzda mı yürüdünüz?