Yazar böyle mi olur?

Sibel Atapek

Okurla yazar arasındaki ince çizgi üzerinde durmak istiyorum bu hafta köşe yazımızda. Bazen okuyucu olmak isteyen insanların yerine kendimi koyuyorum. Kalabalığın içinde stand stand gezen, kitaplara uzaktan bakan, ne aradığını belki tam da bilmeyen bir insan gibi düşünüyorum. Ve bazen öyle yaklaşımlar görüyorum ki kişi neye uğradığını şaşırıyor. Daha bir “merhaba” demeden yoldan çevriliyor, eline apar topar bir ayraç ya da bir eşya tutuşturuluyor. Kitabı incelemeye fırsat bulamadan başlayan hızlı konuşmalar, uzun uzun kendini anlatmalar… Derken insan, sanki kitabı almak zorundaymış gibi mahcup bir hissin içinde buluyor kendini. Ama bir başka tarafı daha var bunun… Bu kez de standında sessizce oturan, sadece kitabının görülmesini bekleyen yazarların önünden insanlar çoğu zaman hiç durmadan geçip gidiyor. Kapağına bile bakılmadan, bir sayfası bile çevrilmeden… İzlediğim bu durum bana hep bir dükkâna girdiğimizde yaşadığımız hissi hatırlattı. Hani bazen raflara rahatça bakmak isteriz de daha ilk adımda peşimize düşen bir görevli olur… İnsan kendini ister istemez baskı altında hisseder. Ne alacağını düşünemez, rahat davranamaz, hatta çoğu zaman hızlıca çıkıp gitmek ister. Sanırım kitap fuarlarında da benzer bir denge var. Okur özgür hissetmek istiyor; yazar ise görünmeden kaybolmak istemiyor. Çünkü işin diğer tarafında da büyük bir emek var.

sibel atapek

Bir kitabın arkasında aylarca, bazen yıllarca süren bir birikim, anlaşılma isteği ve görülme arzusu bulunuyor. Belki de bu yüzden bazı yazarlar fark edilme telaşıyla fazla yaklaşırken, bazıları da tamamen içine kapanıp sessizleşiyor. Oysa edebiyat biraz incelik ister.

Okurun baskı hissetmeden yaklaşabildiği, yazarın da kendini kanıtlamak zorunda kalmadığı doğal bir bağ… Belki de en kıymetli buluşma tam olarak orada gerçekleşiyor. Kısacası zaten giderek azalan okur kitlesini, yanlış yaklaşımlar yüzünden daha da uzaklaştırmamak gerekiyor. Çünkü insan bazen yalnızca bir kitabı değil, o an hissettiği duyguyu da hatırlıyor. Kimse bir fuardan çıkarken “Yazar dediğin böyle mi olur?” ya da “Ne tuhaf bir tavırdı…” düşüncesiyle ayrılmamalı. Çünkü yazarın bıraktığı iz yalnızca kitabıyla değil, yaklaşımıyla da hatırlanıyor. Edebiyatın insanı sıkıştıran değil, insana nefes aldıran bir tarafı olmalı. Ve belki de en doğru yazar tavrı; kitabını anlatmadan önce, okura alan tanıyabilmektir. “Edebiyatın en sessiz ama en güçlü çağrısı, baskı değil davettir.”