Affetmek zorunda mıyız?

Ege Ece Birsel

Sosyal medyada, kişisel gelişim kitaplarında ve hatta bazen en yakınlarımızdan sıkça duyduğumuz bir cümle var: ”Kendin için affet. Geçmişi ve geçmişteki herkesi affet.” Bu öneri çoğu zaman iyi niyetle dile getiriliyor. Çünkü insanlar affetmenin kişiyi özgürleştireceğine, yüklerinden kurtaracağına ve geçmişi geride bırakmasını sağlayacağına inanıyor. Ancak her iyi niyetli öneri, herkes için aynı zamanda iyileştirici olmayabilir. Özellikle yaşanan acı henüz çok yeniyken ya da kişi yaşadığı olayın etkilerini hâlâ yoğun bir şekilde hissediyorken bu cümle, farkında olmadan yeni bir baskıya dönüşebilir. Sanki yalnızca yaşadığımız olayla baş etmek yetmiyormuş gibi, bir de onu affetmek zorundaymışız hissi oluşabilir. Böylece iyileşme, doğal bir süreç olmaktan çıkar; yerine getirilmesi gereken bir göreve dönüşür. Ama psikolojik iyileşme, çoğu zaman dışarıdan beklediğimiz kadar doğrusal ilerleyen bir süreç değildir. Zihnimiz yaşanan zor deneyimleri belirli bir sırayla işlemez. Bazen önce öfke hissederiz, sonra üzüntü gelir; bazen uzun süre hiçbir şey hissedemeyiz. Kimi zaman geçmişte yaşanan bir olay yıllar sonra yeniden canlanabilir. Bunların hiçbiri yanlış değildir. İnsan zihni, yaşadığı deneyimleri kendi ritminde işlemeye çalışır. Bu nedenle iyileşmeyi belirli kurallara bağlamak ya da herkes için geçerli tek bir yol tarif etmek, insan psikolojisinin karmaşıklığını göz ardı etmek anlamına gelir. Belki de burada kendimize sormamız gereken asıl şöyle olabilir; gerçekten affetmek iyileşmenin ön koşulu mudur? Yoksa biz affetmeyi, iyileşmenin kendisiyle mi karıştırıyoruz? Çünkü bu iki kavram her zaman aynı şeyi ifade etmez. Bir insan affettiği hâlde yaşadığı olayın etkilerinden kurtulamamış olabilir. Aynı şekilde bir başka insan affetmeden de yaşadığı deneyimi anlamlandırabilir, onunla yaşamayı öğrenebilir ve hayatına sağlıklı bir şekilde devam edebilir. Psikolojik iyileşme, çoğu zaman affetmekten çok daha geniş ve daha karmaşık bir süreçtir.

Toplum olarak olumsuz duygularla kurduğumuz ilişki de bu noktada önemli bir rol oynuyor. Öfke, kırgınlık, hayal kırıklığı ya da kızgınlık hissettiğimizde bunlardan mümkün olduğunca hızlı kurtulmamız gerektiğini düşünüyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren “öfkeni kontrol et”, “boş ver”, “takılma”, “geçmişi unut” gibi mesajlarla büyüyoruz. Zamanla bu duyguların yanlış olduğuna, iyi insanların uzun süre kızmaması gerektiğine inanabiliyoruz. Oysa psikolojide hiçbir duygu sebepsiz ortaya çıkmaz. Duygular yalnızca hissettiren değil, aynı zamanda bilgi veren sistemlerdir. Her biri yaşadığımız deneyim hakkında bize önemli mesajlar taşır. Öfke de bu duygulardan biridir. Çoğu zaman yalnızca yıkıcı tarafıyla konuşulsa da aslında öfkenin oldukça koruyucu bir işlevi vardır. Bize sınırlarımızın ihlal edildiğini, değer verdiğimiz bir şeyin zarar gördüğünü ya da tehdit altında olduğunu haber verir. Başka bir ifadeyle öfke, psikolojik sınırlarımızın alarm sistemidir. Eğer bir haksızlık karşısında hiç öfke hissetmiyorsak, bazen bu durum duygusal sistemimizin baskılanmış olabileceğini bile düşündürebilir. Dolayısıyla mesele öfkenin varlığı değil, onunla nasıl ilişki kurduğumuzdur. Çoğu insan öfkesini anlamaya çalışmak yerine ondan kurtulmaya çalışıyor. Bastırılan her duygu ise yalnızca görünmez hâle gelir; ortadan kaybolmaz. Bastırılmış öfke zamanla kaygıya, suçluluk duygusuna, yoğun beden belirtilerine ya da ilişkilerde tekrar eden çatışmalara dönüşebilir. Duyguların konuşulmasına izin verilmediğinde, beden çoğu zaman konuşmaya başlar. Bu nedenle psikoterapide ilk hedef çoğu zaman duyguları susturmak değil, onların ne anlatmaya çalıştığını birlikte anlamaktır. Burada önemli olan bir başka ayrım ise öfke ile nefret arasındaki farktır. Elbette uzun süre nefret duygusuna tutunmak kişiyi özgürleştirmez. Aksine bazen bizi zarar veren kişiye görünmez bağlarla bağlamaya devam eder. Zihnimiz aynı olayın etrafında tekrar tekrar dolaşır; “Neden bana bunu yaptı?”, “Keşke farklı davransaydım.”, “Hak ettiği cezayı aldı mı?” gibi düşünceler zihnimizi meşgul etmeye devam eder. Psikolojide ruminasyon olarak adlandırılan bu döngü, çözüm üretmekten çok acının sürekli canlı kalmasına neden olabilir. Ancak buradan çıkarılacak sonuç, affetmenin zorunlu olduğu değildir. Nefrete saplanıp kalmamak ile affetmek aynı şey değildir.

İyileşmenin başlangıcı çoğu zaman affetmekten değil, yaşadığımız deneyime doğru isimleri verebilmekten geçer. “Bana haksızlık yapıldı.”, “Sınırlarım ihlal edildi.”, “Canım yandı.”, “Kendimi yalnız hissettim.” Bu cümleleri kurabilmek, yaşanan deneyimi inkâr etmeden kabul edebilmek anlamına gelir. Burada kabul etmekten kastettiğimiz ise yaşananları onaylamak değildir. Psikolojide kabul, bir olayın varlığını inkâr etmeden onun üzerimizde bıraktığı etkiyi görebilmektir. Çünkü ancak görebildiğimiz şey üzerinde çalışabiliriz. Yok sayılan deneyimler ise çoğu zaman sessizce yaşamımızı yönetmeye devam eder.

Zaman içinde kişi yaşadığı duygulara alan açtıkça, onları bastırmak yerine anlamlandırabildikçe zihinsel yük de yavaş yavaş hafiflemeye başlar. İlginç olan ise tam da bu noktada affetmenin bazen kendiliğinden ortaya çıkabilmesidir. Bu, verilmiş bilinçli bir karar gibi değil; daha çok duygusal bir çözülme, bir hafifleme hissi olarak yaşanır. Artık geçmişte yaşanan olay kişinin bugünkü yaşamını aynı yoğunlukta etkilemiyordur. Olay hatırlanır ama eski şiddetiyle hissedilmez. Bazı insanlar bu deneyime “affettim” der, bazıları ise yalnızca “Artık canımı eskisi kadar acıtmıyor.” demeyi tercih eder. Her iki ifade de aynı iyileşme sürecinin farklı anlatımları olabilir. Bununla birlikte bazı insanlar hiçbir zaman affetmez. Buna rağmen yeniden güvenebilir, sağlıklı ilişkiler kurabilir, üretmeye devam edebilir ve yaşamlarından tatmin duyabilirler. Çünkü psikolojik iyileşmenin ölçütü affetmiş olmak değildir. Asıl ölçüt, geçmişte yaşanan olayın bugünümüz üzerindeki etkisinin giderek azalmasıdır. Geçmişin artık bugünkü kararlarımızı, ilişkilerimizi ve kendimize bakışımızı yönetmemesi; yaşamımızı yeniden kendi değerlerimiz doğrultusunda kurabilmemizdir. Başka bir deyişle iyileşme, geçmişi silmek değil, onun bugünkü yaşam üzerindeki hâkimiyetini azaltabilmektir.

Belki bir gün affedebiliriz, belki affetmeyiz. Her iki ihtimal de insan olmanın doğal parçalarıdır. Kendimizi belirli bir duyguyu hissetmeye ya da hissetmemeye zorlamak nasıl sağlıklı değilse, affetmeyi de ahlaki ya da psikolojik bir zorunluluk hâline getirmek aynı ölçüde yük oluşturabilir. Bazen iyileşme, affetmekten önce kendimize şunu söyleyebilmekle başlar: “Yaşadıklarım beni incitti ve bunun böyle olduğunu kabul ediyorum.” Çünkü gerçek iyileşme, belirli bir duyguya ulaşmak değil; yaşadığımız deneyimi anlamlandırabilmek, onun üzerimizdeki etkisini dönüştürebilmek ve hayatımızla yeniden bağ kurabilmektir. Affetmek bu yolculuğun sonunda kendiliğinden gelişebilir; ancak hiçbir zaman iyileşmenin ön koşulu değildir.