Psikoterapiye Gittiğinizde Sizi Ne Bekler?

Ege Ece Birsel
Ege Ece Birsel

Psikoterapiye başladığınızda nelerle karşılaşırsınız, nelerle karşılaşmazsınız? Psikoterapiye yeni başlayan pek çok kişi, sürecin hızlı ilerlemesini ya da kısa sürede fayda sağlamayı bekleyebilir. Bazen birkaç görüşmenin ardından kendisini daha iyi hissetmek, yaşadığı sorunlara çözüm bulmak ya da hayatında belirgin değişiklikler görmek isteyebilir. Oysa psikoterapinin zaman içerisinde etkisini gösteren bir süreç olduğunu sıkça duyarız. Peki, bunun nedeni nedir?
Ruhsallığımızın içerisinde pek çok mesele bulunur. Anne babamızla kurduğumuz ilişkiler, evden ayrılıp okula başladığımız dönemde yaşadığımız ayrılık kaygısı, çocukluk ve ergenlik dönemindeki deneyimlerimiz, süreç içerisinde kendimizle kurduğumuz ilişki ve hayatımızda karşılaştığımız pek çok kırılma noktası, ruhsallığımızı ve psikolojik altyapımızı etkileyen faktörlerdir. Üstelik bu yaşantıların hepsi yalnızca yaşandıkları dönemde etkili olmaz; bazen yıllar sonra, farklı ilişkilerde, iş hayatında ya da kendimizle baş başa kaldığımız anlarda yeniden karşımıza çıkabilir.
Bugün yaşadığımız bir olay karşısında neden belirli bir duyguya kapıldığımızı, neden bazı durumlarda kendimizi ifade etmekte zorlandığımızı ya da neden benzer ilişki örüntülerini tekrar tekrar yaşadığımızı anlamak her zaman kolay değildir. Çünkü verdiğimiz tepkilerin arkasında yalnızca o an yaşadığımız olay değil, geçmiş deneyimlerimiz, öğrendiğimiz baş etme biçimleri ve kendimizle ilgili geliştirdiğimiz düşünceler de bulunabilir.
Bütün bunların bugünkü yaşamımızı nasıl etkilediğini anlamak, hangi yaşantının bizde neye karşılık geldiğini görebilmek zaman alabilir. Bazen bir duygunun, bir davranışın ya da belirli durumlara verdiğimiz bir tepkinin ardında, farkında olmadığımız pek çok dinamik bulunabilir. Psikoterapi sürecinde bu dinamikleri anlamak, aralarındaki bağlantıları görebilmek ve bugünkü yaşantımız üzerindeki etkilerini fark etmek zaman içerisinde mümkün olur. Bu nedenle psikoterapiden fayda sağlamak, yalnızca konuşulan konuların sayısıyla ya da geçirilen seanslarla ölçülebilecek bir durum değildir.
Bir diğer önemli konu ise psikoloğun neden doğrudan tavsiye vermediğidir.
Psikolog dediğimiz kişi, sizden daha zeki, daha akıllı ya da daha fazla yaşam tecrübesine sahip biri değildir. Psikoloğu farklı kılan, psikolojik süreçlere ilişkin mesleki bilgisi ve kişinin yaşadıklarına daha objektif, profesyonel bir çerçeveden bakabilmesidir. Bu nedenle psikologdan alacağınız bir tavsiyenin sizin için mutlak doğru olduğunu düşünmek bir yanılgı olabilir. Çünkü bir kişi için doğru olan bir karar, başka bir kişi için aynı sonucu doğurmayabilir. Her insanın yaşam koşulları, ihtiyaçları, ilişkileri ve olaylara verdiği tepkiler birbirinden farklıdır.
Psikoloğun görevi sizin yerinize karar vermek değil; kendi ruhsallığınızı daha iyi anlamanıza, yaşadıklarınızı farklı açılardan değerlendirebilmenize ve kendi kararlarınızı verebilmenize yardımcı olmaktır. Bazen kişi, yaşadığı bir sorunun çözümünü dışarıdan duymak, birinin kendisine ne yapması gerektiğini söylemesini istemek ya da karar vermenin sorumluluğunu bir başkasıyla paylaşmak isteyebilir. Ancak psikoterapi, yalnızca doğru cevabı bulmaya yönelik bir süreç değildir. Aynı zamanda kişinin kendi ihtiyaçlarını, beklentilerini, korkularını ve seçimlerini anlamasını da içerir.
Kendi ihtiyaçlarınızı, duygularınızı ve davranışlarınızı daha iyi tanımanız, sizin için neyin doğru olduğuna karar verebilmenizin önemli bir parçasıdır. Burada amaç, psikoloğun sizin adınıza en doğru kararı vermesi değil; zaman içerisinde kendi kararlarınızı daha iyi değerlendirebilecek bir farkındalık geliştirmenize yardımcı olmasıdır.
Bir diğer yanılgı ise psikoterapinin yalnızca konuşmaktan ibaret olduğunu düşünmektir. Psikoterapiye gelmek, sadece yaşadıklarımızı anlatmak demek değildir. Elbette konuşmak, kişinin kendisini ifade edebilmesi ve yaşadıklarını paylaşabilmesi açısından önemlidir. Ancak asıl mesele, yaşadığımız olayların ruhsallığımızda nasıl bir karşılık bulduğunu ve bugün bizi nasıl etkilediğini görebilmektir.
Hayatta karşılaştığımız kaygılara, mutsuzluğa ve çeşitli yaşam olaylarına nasıl tepkiler verdiğimiz; bu duyguları tolere etmekte zorlandığımızda neler yaptığımız, hangi baş etme yollarına başvurduğumuz ve neleri bastırdığımız oldukça önemlidir. Örneğin, bir ilişkide yaşadığımız anlaşmazlık karşısında neden yoğun bir kaygı duyduğumuzu, eleştirildiğimizde neden kendimizi yetersiz hissettiğimizi ya da üzüntü yaşadığımızda neden bu duygudan hızla uzaklaşmaya çalıştığımızı anlamak, kendimizle ilgili önemli ipuçları verebilir.
Bazen yaşadığımız duygunun kendisinden çok, o duyguyla nasıl baş ettiğimizi anlamak gerekir. Kaygılandığımızda sürekli güvence aramak, üzüldüğümüzde duygularımızı bastırmak ya da zorlandığımız durumlarda kendimizi geri çekmek, zaman içerisinde geliştirdiğimiz baş etme biçimleri olabilir. Bu davranışlar kısa vadede rahatlamamızı sağlasa da bazı durumlarda uzun vadede yaşadığımız güçlüklerin devam etmesine neden olabilir. Psikoterapi, bu örüntüleri fark edebilmemiz, hangi koşullarda ortaya çıktıklarını anlayabilmemiz ve farklı baş etme yolları geliştirebilmemiz için bir alan sunar.
Bütün bunları tek başımıza fark etmek her zaman kolay olmayabilir. Çünkü kendi düşüncelerimizin, duygularımızın ve davranışlarımızın içerisindeyken bazı bağlantıları görmekte zorlanabiliriz. Psikoterapide psikoloğun katkısı, kişinin kendisine dışarıdan bakabilmesine yardımcı olmak, fark etmediği bağlantıları birlikte araştırmak ve yaşadıklarını daha anlamlı bir çerçevede değerlendirebilmesini sağlamaktır. Burada önemli olan, kişinin deneyimlerinin psikolog tarafından yorumlanıp kesin bir doğru olarak sunulması değil, bu deneyimlerin birlikte ele alınarak anlaşılmaya çalışılmasıdır.
Psikoloğun bu süreçteki rolü, sizi belirli bir yöne yönlendirmek ya da sizin adınıza kararlar vermek değil; kendi iç dünyanızı daha iyi görebilmenize yardımcı olmaktır. Çünkü psikoterapide önemli olan, kişinin kendi ruhsallığını özgürce ifade edebilmesi, düşüncelerini ve duygularını yargılanma kaygısı taşımadan ele alabilmesi ve kendi deneyimlerini anlayabilmesidir.
Psikoloğun sürekli tavsiye verdiği, sizin yerinize kararlar aldığı ya da sizi belirli bir doğrultuda yönlendirdiği bir süreçte, kendi kararlarınızı ve ihtiyaçlarınızı anlamak için yeterince alan bulup bulamadığınızı düşünmek önemlidir. Psikoterapide kişinin kendi düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi, psikoloğun görüşlerinden farklı düşünse bile bunu dile getirebilmesi ve kendi deneyimini kendi sözcükleriyle anlatabilmesi gerekir. Çünkü terapi odası, yalnızca doğru cevapların verildiği değil, soruların birlikte ele alınabildiği ve kişinin kendisini keşfedebildiği bir alandır.
Elbette psikoterapide kullanılan yöntemler, kişinin ihtiyaçları ve yaşadığı güçlükler doğrultusunda farklılaşabilir. Bazı durumlarda psikoeğitim, yapılandırılmış çalışmalar ya da belirli becerilerin geliştirilmesine yönelik uygulamalar sürecin önemli bir parçası olabilir. Dolayısıyla psikoterapistin bilgi paylaşması ya da zaman zaman önerilerde bulunması tek başına bir sorun değildir. Önemli olan, bunların kişinin ihtiyaçlarını ve özerkliğini gözeten bir çerçevede ele alınmasıdır. Psikoterapiyi diğer ilişki biçimlerinden ayıran temel noktalardan biri de kişinin kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olmasını desteklemesidir.
Psikoterapinin amacı, sizin yerinize düşünen ya da sizin adınıza karar veren birine ihtiyaç duymanız değil; kendinizi daha iyi tanıyarak kendi kararlarınızı verebilecek bir noktaya gelebilmenizdir. Bazen bu süreçte zorlanabilir, bazı konuları anlamak için zamana ihtiyaç duyabilir ya da daha önce fark etmediğiniz duygularla karşılaşabilirsiniz. Ancak psikoterapi, yalnızca sorunları ortadan kaldırmaya değil, kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkiyi daha iyi anlamaya yönelik bir süreçtir. Bu nedenle psikoterapide önemli olan, bir an önce değişmekten çok, değişimin hangi ihtiyaçlardan doğduğunu ve bizim için ne anlama geldiğini anlayabilmektir.