Kaygının Fısıltısı: Bir Düşmandan Yakıta Dönüşen Refakatçi


  • Oluşturulma Tarihi : 27.02.2026 09:04
  • Güncelleme Tarihi : 27.02.2026 09:04

Modern çağın en büyük ironilerinden biri, bizi hayatta tutan en kadim mekanizmalardan birini, yani kaygıyı, bir hastalık ya da alt edilmesi gereken bir “canavar” olarak ilan etmemizdir. Sabah uyandığımızda midede hissedilen o hafif sızı, geleceğe dair zihinde beliren o ısrarlı sorular; çoğumuz için susturulması gereken bir gürültüden ibaret. Oysa kaygı, doğru okunduğunda bir pranga değil, ruhun kendi kendini motive etmek için kurduğu en etkili alarm sistemidir.

Kaygıyı bir düşman olarak görmek, aslında kendi hayatta kalma zekâmıza savaş açmaktır. Akademik düzlemde “optimal kaygı düzeyi” (Yerkes-Dodson Yasası) olarak bilinen kavram, performansın en yüksek noktasına ancak belirli bir kaygı seviyesiyle ulaşabileceğimizi söyler. Hiç kaygı duymayan bir zihin, uyuşukluğa ve duraksamaya mahkûmdur. Kaygı; “burada önemli bir şey var”, “dikkat etmen gereken bir detay var” ya da “daha iyisini yapabilirsin” diyen içsel bir navigasyondur. Sorun kaygının varlığı değil, onun direksiyonuna geçmemize izin vermemizdir.

Peki, bu “düşmanı” nasıl bir motivasyon kaynağına dönüştürebiliriz? İlk adım, kaygıyı bastırmak yerine onunla tokalaşmaktır. Kaygılandığımızda vücudumuzda yükselen o enerji, aslında eyleme geçmek için ihtiyaç duyduğumuz yakıttır. Kaygılandığı için felç olanla, kaygılandığı için daha sıkı hazırlanan arasındaki tek fark, o enerjinin yönüdür. Kaygıyı bir “korku” değil, bir “hazırlık emri” olarak gördüğümüzde, o sızlayan mide ve hızlanan kalp atışları, bizi pasif bir kurban olmaktan çıkarıp aktif bir savaşçıya dönüştürür.

Toplumsal olarak da kaygıya bakışımızı revize etmeliyiz. Gelecek kaygısı duyan bir gençlik, aslında çözüm üretme potansiyeli en yüksek olan gençliktir. Eğer bu kaygıyı “yok etmeye” çalışmak yerine, onu yaratıcı üretimlere ve stratejik planlamalara kanalize edebilirsek; toplumsal gelişimimiz statik bir huzurdan değil, dinamik bir merak ve hazırlıktan beslenir.

Sonuç olarak; kaygı, kapımızı çalan davetsiz bir misafir değil, bizi yaklaşan fırtınalara karşı uyaran ve o fırtınada gemiyi nasıl yüzdüreceğimizi bize hatırlatan sadık bir pusuladır. Onu susturmaya çalışmak, pusulayı kırmak demektir. 2026’nın bu karmaşık dünyasında ihtiyacımız olan şey “kaygısızlık” değil, kaygımızı bir sanatçı gibi işleyip onu hedeflerimize giden yolda bir motor gücü olarak kullanabilme maharetidir.

Unutmayın; en parlak ışıklar, en derin karanlıklardan korkanların değil, o karanlığı aydınlatmak için elindeki meşaleyi (kaygıyı) doğru tutanların yolunu aydınlatır.

Kaygının Fısıltısı: Bir Düşmandan Yakıta Dönüşen Refakatçi
Metin Olataş
Yazarımız Kim ?

Metin Olataş