Son zamanlarda şehirlerin caddelerinde, mahalle aralarında ya da akşamüstü otobüs duraklarında dikkat etmediğiniz bir şey fark ettiniz mi? Sokaklar var ama neşe yok. Kalabalıklar hareket halinde ama o tanıdık insan cıvıltısı silinip gitmiş. Ülkenin üzerine çöken ağır ekonomik durgunluk, sadece cüzdanlarımızdaki banknotları eritmekle kalmadı; sosyal hayatımızın sesini de kıstı. Yaşadığımız bu dönem, şaşaalı kriz çığlıklarından ziyade, herkesin evinde, kendi kabuğunda ve kendi iç dünyasında “madden ve manen sıfırı tüketmeye” yüz tuttuğu derin bir sessizlikle kendini hissettiriyor.
Psikolojik açıdan bu sessizlik, bir huzur işareti değil; aksine toplumsal bir “tükenmişlik ve donakalma” halidir. Bir insanın sadece beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılamak için tüm zihinsel kapasitesini harcamak zorunda kalması, onu hayata bağlayan inceliklerden koparır. Tiyatroya gidememek, bir dostla dışarıda bir çay içmeyi iki kez düşünmek ya da haftada bir akşam akşam yemeğinde bir araya gelememek basit bir “kısıntı” değildir. Bunlar, insanı insan yapan bağların, sosyal sağaltım mekanizmalarının tek tek kopmasıdır. Zihin sürekli “Yarın ne olacağım?” endişesiyle çalışırken, ruh ister istemez kendini savunmaya alır ve etrafına duvarlar örer. İnsanlar artık gülümseyecek enerjiyi, hâl hatır soracak tahammülü kendi içlerinde bulmakta zorlanıyor.
Sosyolojik düzlemde ise bu durum, kamusal alanın ıssızlaşmasına yol açıyor. Eskiden sohbetlerin yükseldiği meydanlar, kafeler ve sahil kenarları artık sadece “geçip gidilen” transit hatlara dönüştü. Sosyal hayatın pahalılaşması, insanları bütçelerini korumak adına yalnızlaşmaya itiyor. Fakat bu yalnızlaşma, tercih edilmiş bir dinginlik değil; zorunlu bir izolasyondur. Paylaşımın, ortak neşenin ve kültürel etkileşimin çekildiği bir toplumda, birlik duygusu yerini görünmez bir yabancılaşmaya bırakır. Herkes kendi adasında kalır; yan komşusunun hangi yangınla boğuştuğunu bilmeden, kendi yangınını söndürmeye çalışır.
İnsancıl bir gerçekçilikle bakarsak, bu tabloyu görmezden gelmek ya da süslü cümlelerle üzerini örtmek mümkün değil. Ancak unutmamalıyız ki; insanı hayatta tutan şey sadece maddi kaynakları değil, birbirine uzattığı eldir. Sıfırı tüketmeye yüz tuttuğumuz şu günlerde, birbirimizin halinden anlamaya, birbirimize omuz vermeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Bütçelerimizin el vermediği anlarda bile; bir kapıyı çalmak, bir dostun derdini yargısızca dinlemek, bir selamı esirgememek gibi “maliyetsiz ama paha biçilemez” insani temasları diri tutmalıyız. Çünkü bu ağır sessizliği bozacak olan şey bir mucize değil; yine insanın insana vereceği o içten, karşılıksız sıcaklıktır.