Geçtiğimiz günlerde televizyon ekranlarına, sosyal medya akışlarına düşen Fransa manzaraları pek çoğumuza tanıdık geldi. Paris’in tarihi caddelerinde, Lyon’un meydanlarında yankılanan sloganlar, durdurulan trenler ve greve giden binlerce insan... İlk bakışta uzaktaki bir Avrupa ülkesinin kronikleşmiş 'sokak kültürü' ya da 'protesto geleneği' gibi görünen bu tablo, aslında çok daha derin, çok daha insani bir gerçeği haykırıyor: Yaşam maliyetlerinin baskısı altında ezilen, emeğinin karşılığıyla insanca yaşama hakkı elinden alınan kitlelerin çığlığını.
Fransa genelinde hayatı durma noktasına getiren bu geniş katılımlı grevler ve eylemler; yüksek enflasyon, eriyen alım gücü ve çalışma hayatındaki ağırlaşan şartlara karşı bir itiraz. İşin sosyolojik ve insani boyutuna baktığımızda, meselenin sadece birkaç puanlık zam ya da bütçe açığı olmadığını görüyoruz. Mesele; sabahın erken saatinde işine giden, haftalarca alın teri döken ama ay sonunu getirmekte zorlanan; çoluğunun çocuğunun rızkını, geleceğini güvence altına alamayan sade insanın çaresizliği ve bu çaresizlikten doğan meşru öfkesidir. Avrupa’nın en müreffeh sayılan merkezlerinden birinde bile yükselen bu huzursuzluk, enflasyon canavarının ve küresel yaşam maliyeti krizinin artık sınırlardan ve gelişmişlik düzeylerinden bağımsız bir 'insanlık sınavı' haline geldiğini gösteriyor.
Psikolojik açıdan incelendiğinde, bu tür toplumsal patlamaların temelinde 'geleceksizlik kaygısı' ve 'emek-değer ilişkisinin kopması' yatar. İnsan, çalıştıkça karşılığını alabildiği, emeğinin kendisini ve ailesini koruduğu bir sisteme güvenmek ister. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasın hayat standartlarının geriye gittiğini gören birey, derin bir adaletsizlik hissiyle baş başa kalır. Fransa sokaklarını dolduran mimarların, öğretmenlerin, tren makinistlerinin veya fırıncıların ortak paydası; işte bu hırpalanmış özsaygıyı ve elden kayıp giden insanca yaşam hakkını yeniden kazanma arzusudur.
Peki, Fransa’da Dalgalanan Bu Huzursuzluk Türkiye’ye Ne Söylüyor?
Dünyanın giderek küçüldüğü ve krizlerin kelebek etkisi yarattığı bir çağda yaşıyoruz. Fransa’da yaşanan bu toplumsal hareketliliği, 'uzaklarda bir yerlerde gerçekleşen münferit bir olay' olarak okumak büyük bir yanılgı olur.
İlk olarak, ekonomik ve ticari bağlar açısından bakıldığında; Fransa ve genel olarak Avrupa Birliği, Türkiye’nin en önemli ihracat ve turizm pazarlarından biridir. Avrupa’da derinleşen bir alım gücü krizi ve sanayi çarklarının yavaşlaması, doğrudan bizim üretimimize, ihracatımıza ve dolayısıyla Türkiye’deki istihdama olumsuz yansıma potansiyeli taşır. Avrupa’daki tüketici kemer sıktıkça, bizim fabrikalarımızın siparişleri de etkilenebilir.
İkinci ve belki de en önemli boyut ise psikolojik ve toplumsal yansımadır. Türkiye, halihazırda yüksek enflasyon, barınma krizi ve geçim sıkıntısıyla uzun süredir mücadele eden, bu anlamda psikolojik sermayesi oldukça yıpranmış bir toplum. Avrupa gibi refah seviyesi yüksek kabul edilen bir coğrafyada bile kitlelerin geçim sıkıntısı nedeniyle sokaklara döküldüğünü görmek, sade vatandaşın zihnindeki 'dünya nereye gidiyor?' kaygısını daha da derinleştirebilir. Ancak diğer yandan bu durum, bize çok evrensel bir hakikati de hatırlatır: Hangi dilde konuşursa konuşsun, hangi şehirde yaşarsa yaşasın; ekmeğinin, geleceğinin ve adil bir yaşamın peşinde koşan insanın sancısı ortaktır.
Fransa’daki eylemler, modern dünyanın karar vericilerine çok net bir mesaj veriyor: İnsanlığı, rakamlardan, grafiklerden ve soğuk istatistiklerden ibaret gören anlayışlar çökmeye mahkumdur. Sosyal refahı, adaleti ve insanın temel yaşamsal ihtiyaçlarını merkeze almayan hiçbir ekonomik model sürdürülebilir değildir.
Dileğimiz; ne Paris’te ne İstanbul’da ne de dünyanın başka bir köşesinde insanın insanca yaşamak için feryat etmek zorunda kalmadığı, emeğin kutsandığı ve huzurun sadece bir azınlığın değil, tüm toplumun hakkı olduğu bir geleceği hep birlikte inşa edebilmektir. Çözüm; duvarları yükseltmekte veya çığlıkları bastırmakta değil, o çığlığın arkasındaki insani derdi anlamakta ve derman olabilmektedir.

