Türkiye, iklim döngüsünde yeniden yağışlı yıllara doğru bir geçiş sürecine girerken, bu durum beraberinde ciddi riskleri de getiriyor. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Çevre, Biyoçeşitlilik ve İklim Değişikliği Çalışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Doğan Yaşar ile Türkiye Tabiatını Koruma Derneği (TTKD) Bilim Danışmanı Dr. Erol Kesici, aşırı yağışların sürpriz olmadığını, asıl tehlikenin yıllardır ihmal edilen altyapı, çarpık kentleşme ve doğa tahribatı olduğunu belirtti.
Uzmanlar, iklim değişikliğinin etkilerinin artık daha sık ve daha şiddetli hissedildiğini vurgulayarak, bu konunun siyaseti olmadığını; bilimsel akılla ve ortak iradeyle hareket edilmezse sel ve kuraklık felaketlerinin kaçınılmaz olacağını hatırlattı.

YAĞIŞLI YILLARA DOĞRU BİR GEÇİŞ
Geçtiğimiz eylül ayında, basında 2026 yılının bol yağışlı geçme olasılığının çok yüksek olduğunu ifade ettiğini aktaran Prof. Dr. Yaşar, “Nitekim tüm zamanların rekoru kırıldı. Çünkü her kurak dönemin ardından mutlaka aşırı yağışlar görülür. Tıpkı 2008 yılının, son 60 yılın en kurak yılı olarak kayıtlara geçmesinin ardından, 2009’un son 60 yılın en yağışlı yılı olması gibi. Yani iklimlerde rastgelelik yoktur; müthiş bir düzen içinde hareket ederler. Ortalama değerlerin üzerinde yağış bekleniyordu, ancak rekor kırılması da bu açıdan normaldir. Dünya Meteoroloji Örgütü, kasım ayı tahminlerinde ocak ile nisan ayları arasında nötr bir durum olacağını belirtmişti. Yani ne El Niño (ısınma) ne de La Niña (soğuma); ikisinin ortası. Bu durum genellikle ülkemize yağış olarak yansır ve nitekim öyle de oluyor. Atmosferik koşullara bağlı olarak her şey mümkün olabilir: Çok kurak ya da çok yağışlı dönemler yaşanabilir. Ancak genel olarak iklim döngüsü, 8–10 yıl yağışlı ve 8–10 yıl kurak dönemler şeklinde ilerler. Örneğin 1960, 1980, 2000 ve 2020’lere kadar olan dönemler yağışlı geçerken; 1970, 1990, 2008 ve 2020 sonrası günümüze kadar olan süreçler daha kurak olmuştur. Bundan sonra yeniden yağışlı yıllara doğru bir geçiş yaşanacaktır” dedi.
ALTYAPIYA YETERİNCE ÖNEM VERİLMEDİ
En büyük sorunun altyapı eksikliği ve çarpık kentleşme olduğunu sözlerine ekleyen Yaşar, “1960’lı yılların sonunda İzmir Belediye Başkanı merhum Osman Kibar’ın (Asfalt Osman) ‘Ben toprağın altına para yatıracak kadar enayi değilim’ sözü, İzmir’in bugün neden bu durumda olduğunun açık bir göstergesidir. Ne yazık ki merhum Ahmet Piriştina’dan sonra altyapıya yeterince önem verilmemiş, hızla çarpık kentleşen İzmir büyük sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Öncelikle Basmane, Çankaya ve Alsancak gibi bölgeler dolgu alanı üzerinde yer aldığı için her yıl yaklaşık 1–1,5 cm çökme yaşanmaktadır. Bu nedenle her aşırı yağışta bu bölgeler su altında kalmaktadır. Bu durum, İzmir’in çözülmesi en zor problemlerinden biridir. Bu sebeple belediyenin tüm İzmir’in topoğrafyasını yeniden çıkartması ve bina kotlarını yeniden düzenlemesi şarttır. Geçtiğimiz yıl Alsancak’ta sular yükselmesin diye adeta Çin Seddi gibi yapılar inşa edildi. Peki son 4–5 gündür neden Alsancak ve Kordon yine su altında? Bunun nedeni, çökmeler sonucu deşarj borularının deniz seviyesinin altında kalması ve suların rögar kapaklarından geri basmasıdır” cümlelerini kullandı.

ÇÖPLER RÖGORLARI TIKAMIŞ DURUMDA
Tunç Soyer döneminde ‘Sünger Kent İzmir’ adlı bir çalışma başlatıldığını hatırlatan Yaşar, “O zaman da uyardım, şimdi de uyarıyorum: Altyapı tamamlanmadan bu tür projelerde başarı sağlanamaz. Önce altyapı! Yirmi yıldır belediye başkanlarına aynı uyarıyı yapıyorum: ‘Jeoloji Mühendisliği bölümleriyle iş birliği yapın, önce İzmir’in detaylı hidrojeoloji haritasını çıkartın, ardından olası yeraltı ve yerüstü barajlarını belirleyin.’ Ancak bugüne kadar bu adımlar atılmadı. Ben Şirinyer’de oturuyorum ve 2000 yılından sonra ilk kez bu kadar ciddi bir sel yaşadım. Bunun nedeni yalnızca yağış değil; yaklaşık 4–5 aydır sokaklarda düzenli temizlik yapılmaması. Eskiden her gün temizlik yapılırken, şimdi biriken çöpler rögarları tıkamış durumda. Bu nedenle İZSU’dan önce ilçe belediyelerinin görevlerini yerine getirmesi gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.
BAŞKANLARIMIZ BİLİMİ TERK ETTİ
İzmir’de uzun yıllardır çarpık kentleşmeye dikkat çektiklerini vurgulayan Yaşar, “Nüfusunun önemli bir bölümü dolgu alanlarında yaşayan bu kentte, doğa bilimcilere ve kent plancılarına büyük görev düşüyor. Ancak ne yazık ki Piriştina’dan sonra gelen başkanlara ulaşmak mümkün olmuyor. Sonuç olarak İzmir her geçen yıl daha da kötüleşiyor. Bilim, bilim, bilim diyoruz; ama Piriştina sonrası başkanlarımız bilimi terk etti. Altyapı elbette belediyenin sorumluluğundadır. Ancak su ve arıtma konusunda belediye, merkezi yönetimle birlikte çalışmak zorundadır. Barajlar başta olmak üzere tüm su yapıları merkezi yönetimin yetkisindedir. Belediye bu konuda mücadele etmek ve bu mücadelesini kamuoyuna, özellikle de web sitesi üzerinden açıkça duyurmak zorundadır. Artık şikâyet etmeyi bırakıp, birlikte mücadele etmeliyiz” mesajını verdi.

KÜRESEL ISINMANIN ARTMASINA NEDEN OLUYOR
Son yüzyılda gözlemlenen aşırı yağış olaylarındaki artışın birkaç olası nedeni bulunduğunu aktaran Dr. Kesici ise “Bunlardan en belirgini, küresel yüzey sıcaklıklarındaki artışın buharlaşma oranlarını yükseltmesi ve atmosfere daha fazla su buharı eklemesidir. Bu durum, ocak ayı içerisinde ve öncesinde ülkemizde aralıklarla yaşanan, baharı andıran beklenmedik sıcaklıklar (ortalama sıcaklıklardaki değişimler) ile ani sıcaklık düşüşlerinin oluşturduğu atmosferik kararsızlıkla birleşiyor. Deniz, rüzgar ve fırtınaların etkisiyle artan buharlaşma; başka bir ifadeyle yüksek nem ve atmosferik bozulmalar, şiddetli yağışlara neden olabiliyor. Bu koşullar aynı bölgede ne kadar uzun süre devam ederse, yağışın şiddeti de o kadar artıyor. Bölgemizde ve ülkemizde mevsimler arasındaki hava sıcaklığı kararsızlığı, özellikle kış aylarında 10–15 dereceyi bulan ani sıcaklık farklarıyla kendini gösteriyor. Daha sıcak havanın daha fazla nem tutabildiği ve nemin, şiddetli yağışların temel bileşenlerinden biri olduğu bilinir. Bu nedenle genel olarak daha sıcak bir atmosferin, daha aşırı yağışlar üretmesi beklenen bir durumdur. Çevre kirliliği, aşırı fosil yakıt kullanımı, susuzluk, ormansızlaşma ve biyolojik çeşitlilik ile ekosistem kayıpları, ülkemizde de küresel ısınmanın artmasına neden oluyor” bilgisini paylaştı.

SELLERE YOL AÇIYOR
Konuşmasının devamında Kesici, “Tropikal iklim kuşağı 10–20 derece kuzey ve güney enlemleri arasında görülürken, ülkemiz 36–42 derece kuzey enlemleri arasında yer alıyor. Küresel ısınma nedeniyle tropikal iklim kuşağının kuzeye doğru kaymaya başladığı belirtilse de, tropikal iklimlerde yıllık sıcaklık ortalaması genellikle 22–23 derece civarında, yıllık yağış miktarı ise 1.000–1.500 mm arasında. İzmir’de son dönemde kaydedilen yağış miktarı ise (1938’den bu yana ölçülen en yüksek değerler arasında olduğu belirtilen) metrekareye 223,7 kilogramdır. Bu nedenle doğanın korunması ve iyileştirilmesi yönünde gerekli önlemler mutlaka alınmalıdır. Hava sıcaklıkları arttıkça meteorolojik kararsızlıkların da artacağı açıktır ve bu büyük ölçüde insan kaynaklıdır. Ülkemizin en önemli sorunlarından biri, meteorolojik kuraklıktan ziyade göllerimizde, derelerimizde, toprakta ve atmosferde suyun ve nemin ciddi biçimde azalmasıyla ortaya çıkan hidrolojik kuraklıktır. Yağmurun ve karın doğada nasıl oluştuğu biliniyor: Nem olmazsa bulut oluşmaz; bulut olmazsa yağış gerçekleşmez. Hidrolojik kuraklık derinleştikçe meteorolojik ve tarımsal kuraklık da artıyor. Bu süreçler, iklim değişikliğine bağlı olarak Türkiye’de yağış rejimlerinin değişmesine; yıl içinde düzensiz, ani ve şiddetli sağanak yağışların görülmesine ve bunun sonucunda sellere yol açıyor” dedi.

ÜZÜCÜ VE DÜŞÜNDÜRÜCÜ
Günümüzde ülkemizin bir diğer en önemli sorununun kuraklık ve sel gibi olaylar sonucunda yaşanan insan kaynaklı felaketler olduğunu hatırlatan Kesici, “Doğayı ekonomik kazanca dönüştürme hırsı, çevre kirliliği, kentleşme uğruna kesilen ağaçlar, kurutulan sulak alanlar, ıslah edilmeyen dereler ve dere yataklarının işgali ciddi problemler oluşturuyor. Buna ek olarak kentsel altyapının yetersizliği, her yağıştan sonra önlem ve yatırımdan söz edilmesi son derece üzücü ve düşündürücüdür. Yağmur sularının kanalizasyona, oradan da çoğunlukla denize karışması; rögarların taşması ve aynı zamanda ülkede susuzluktan söz edilmesi, altyapı eksikliğinin açık bir göstergesidir. Birçok kentte, yıllardır yapılan uyarılara rağmen dere yataklarının tabanları betonla kaplandı. Bu durum yalnızca suyun hızını ve taşıdığı kirliliği artırmakla kalmıyor, aynı zamanda yağmur suyunun toprak tarafından emilmesini de engelliyor. Sel ve kuraklığın önlenmesi, şiddeti ne olursa olsun, doğrudan kentin altyapı ve üstyapısıyla ilişkilidir. Kentlerde yağmur suyunun tutulabilmesi, yağmur suyu drenaj ve altyapı sistemlerinin dayanıklı olduğunun göstergesidir” cümlelerine dikkat çekti.
BU KONUNUN SİYASETİ YA DA PARTİSİ YOK
“Kent içini tamamen beton ve asfaltla kaplamaktan vazgeçmemiz gerekiyor” diyen Kesici, şunları da ekledi: “Yağmur suyunu etkin şekilde yönetmek için bölgenin sulak alanlarını korumalı; kentlerde, mahalle ölçeğinde akış, eğim ve topoğrafik özelliklere uygun yapay sulak alanlar oluşturmalıyız. Yağmur suyu hasadı ve yağmur suyu drenaj sistemleri sayesinde konutlar, ofis binaları, çiftlikler ve sanayi tesisleri gibi pek çok yapıda, araziye düşen yağmur suyunu yönlendirerek fazla suyu göletlere veya yağmur suyu toplama sistemlerine aktarabiliriz. Ülkemizde hangi bölgelerin ne kadar yağış aldığı, hangi alanlarda tahribatlar sonucu heyelan ve sel riski bulunduğu büyük ölçüde biliniyor. Bu nedenle önlemler riskler ortaya çıkmadan önce alınmalı; sürekli raporlamalarla kontrol ve denetim sağlanmalı ve günün koşulları ile teknolojik gelişmelere göre güncellenmelidir. Bu konunun siyaseti ya da partisi yoktur. Bu yalnızca belediyelerin değil, siyasi iradenin kararlılığıyla birlikte hareket etmesini; toplumun bilinçlendirilmesini, riskli alanlara yapılaşma izni verilmemesini ve bilimsel, ekonomik yatırımların hayata geçirilmesini gerektiren bir meseledir.”