Küresel Isınma ve Soframızdaki Gelecek
- Oluşturulma Tarihi : 14.02.2026 10:03
- Güncelleme Tarihi : 14.02.2026 10:03
Bir zamanlar mevsimlerin bir düzeni vardı. Nisan yağmuru bilinir, temmuz sıcağı tahmin edilirdi. Çiftçi toprağa bakar, gökyüzünü okur ve ne zaman ekeceğini ne zaman biçeceğini hissederdi. Bugün ise takvimler şaşkın, toprak yorgun, çiftçi tedirgin. Küresel ısınma artık yalnızca kutuplardaki buzulların erimesi demek değil; soframızdaki ekmeğin, pazardaki domatesin, tarladaki buğdayın kaderi demek.
Artan sıcaklıklar ve düzensiz yağış rejimi tarımsal üretimin temel dinamiklerini sarsıyor. Kuraklık, ani sel baskınları, dolu ve sıcak hava dalgaları… Hepsi birer “olağanüstü” olay olmaktan çıkıp yeni normal hâline geliyor. Özellikle tahıl üretimi, suya bağımlı ürünler ve hayvancılık bu değişimden doğrudan etkileniyor. Toprak nemini kaybettikçe verim düşüyor. Aşırı sıcak, bitkinin büyüme döngüsünü bozuyor. Çiçeklenme döneminde gelen bir sıcak hava dalgası, bir sezonluk emeği birkaç günde silebiliyor. Küresel ısınmanın en kritik boyutu, gıda güvenliği. Nüfus artarken üretim risk altına girerse ne olur? Daha az arz, daha yüksek fiyat anlamına gelir. Bu da özellikle dar gelirli kesimler için ciddi bir sorun demektir. Dahası, yalnızca miktar değil kalite de etkileniyor. Artan sıcaklık, bazı ürünlerin besin değerinde düşüşe yol açabiliyor. Yani mesele sadece “yeterli gıda” değil; “sağlıklı ve besleyici gıda.”
Türkiye, iklim değişikliğine hassas bir coğrafyada yer alıyor. İç Anadolu’da artan kuraklık, Ege ve Akdeniz’de yükselen sıcaklıklar, Karadeniz’de artan aşırı yağışlar… Her bölge farklı bir sınav veriyor. Konya Ovası’ndaki yer altı su seviyesinin düşmesi, Akdeniz’de zeytinliklerin sıcak hava dalgalarından etkilenmesi ya da ani dolu yağışlarının meyve bahçelerine verdiği zarar artık istisna değil. Tarım sigortalarının yaygınlaşması, damla sulama sistemlerinin artırılması ve kuraklığa dayanıklı tohum geliştirilmesi bir tercih değil, zorunluluk hâline geliyor. Çözüm tek başına çiftçide değil. Enerji politikalarından su yönetimine, şehirleşmeden tüketim alışkanlıklarına kadar geniş bir çerçeve gerekiyor. Daha az israf, daha bilinçli tüketim, yerel üretimin desteklenmesi… Bunlar küçük gibi görünen ama büyük etki yaratabilecek adımlar. Ayrıca tarımda dijitalleşme, akıllı sulama sistemleri ve iklim verilerine dayalı planlama artık geleceğin değil, bugünün ihtiyacı. Toprak analizine dayalı gübreleme, sensör destekli sulama ve erken uyarı sistemleri üreticinin elini güçlendirebilir.
Küresel ısınma soyut bir çevre meselesi değil; ekmek meselesi. Toprak ısındıkça, mesele sadece doğa değil ekonomi, sağlık ve sosyal adalet oluyor.
Belki de en temel soru şu: Biz doğaya rağmen mi üretmeye çalışacağız, yoksa doğayla birlikte mi?
Çünkü unutmamak gerekir: Toprak susarsa, şehirler de susar. Ve toprağın dili, artık her zamankinden daha yüksek sesle konuşuyor.