Yemen’de Husiler ile uluslararası toplum tarafından tanınan hükümet arasındaki çatışmaların yeniden alevlenmesi, yalnızca Yemen’in iç meselesi olmaktan çoktan çıktı. Kızıldeniz’den Babülmendep Boğazı’na, Suudi Arabistan’dan İran’a kadar uzanan geniş bir jeopolitik hesaplaşmanın yeni bir cephesi oluşuyor.
Husiler’in Suudi Arabistan’a yönelik füze ve İHA saldırıları da bu tablonun en dikkat çekici unsurlarından biri.
Abha Uluslararası Havalimanı, Kral Halid Hava Üssü ve Aramco tesislerinin hedef alınması, Suudi Arabistan açısından doğrudan bir güvenlik tehdidi anlamına geliyor. Saldırıların can kayıplarına ve yaralanmalara yol açması, petrol tesislerinde geçici kesintiler meydana gelmesi ise meselenin yalnızca askeri değil, ekonomik boyutunun da bulunduğunu gösteriyor.
Husiler, Yemen topraklarının yaklaşık üçte birini kontrol ediyor. Ancak burada önemli olan yalnızca kontrol ettikleri alanın büyüklüğü değil; ülkenin en yoğun nüfuslu bölgelerinin önemli bir bölümünün onların elinde bulunması.
Dahası, Yemen'in jeopolitik konumu Husiler’e bölgesel dengeleri etkileme imkânı veriyor. Babülmendep Boğazı bunun en önemli örneği. Kızıldeniz ile Aden Körfezi'ni birbirine bağlayan bu stratejik geçiş noktası, dünya ticareti ve enerji taşımacılığı açısından kritik öneme sahip. Hürmüz Boğazı'nda yaşanabilecek herhangi bir ciddi aksama ihtimali de düşünüldüğünde, Babülmendep'in önemi daha da artıyor.
Dolayısıyla Yemen'deki çatışmaların yeniden başlaması, sadece Yemenlilerin geleceğini değil, bölgedeki enerji ve ticaret yollarının güvenliğini de ilgilendiriyor.
Husiler saldırılarını misilleme olarak açıklıyor. Ancak bölgedeki tabloya yalnızca Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki bir çatışma olarak bakmak eksik olur.
Yemen'de uluslararası toplum tarafından tanınan hükümet Suudi Arabistan tarafından desteklenirken, Husiler uzun yıllardır İran'ın bölgesel nüfuz alanının önemli unsurlarından biri olarak değerlendiriliyor.
Tahran'ın Husiler üzerindeki etkisinin boyutu tartışılabilir. Nitekim İran, Husiler üzerinde tam bir kontrolü bulunduğu iddiasını reddediyor. Pakistan'ın Suudi Arabistan'ın mesajını İran'a iletmesinin ardından Tahran'ın “Husileri kontrol etmiyoruz” yönündeki yaklaşımı da bunun bir göstergesi. Ancak mesele sadece “İran Husileri kontrol ediyor mu?” sorusundan ibaret değil.
Tahran açısından Husiler, Suudi Arabistan'ın güvenliğini zorlayabilecek, enerji altyapısını tehdit edebilecek ve Riyad'ın dış politika hesaplarını değiştirebilecek önemli bir kaldıraç.
Üstelik bu baskı, İran'ın doğrudan Suudi Arabistan'la karşı karşıya gelmesine gerek kalmadan yürütülebiliyor.
İran'ın bölgedeki temel hedeflerinden biri, rakiplerinin güvenlik maliyetlerini yükseltmek. Suudi Arabistan'ın Yemen'deki gelişmelere doğrudan müdahil olması, Riyad'ı askeri ve ekonomik açıdan zorlayabilir. Aynı zamanda Suudi Arabistan'ın ABD ile güvenlik ilişkilerini daha fazla önemsemesine yol açabilir.
Fakat burada İran açısından önemli bir hesap daha var.
Son dönemde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında şekillenen Mekke İttifakı, bölgedeki caydırıcılık dengelerini değiştirebilecek bir yapı olarak ortaya çıkıyor.
Bu anlaşmanın temel mantığı, saldırgan bir bölgesel politika izlemekten ziyade ortak savunma ve caydırıcılık oluşturmak. Yoksa Ankara’nın Yemen’e askeri bir harekat gibi bir niyeti olmaz. Ancak bu saldırıların önüne geçmek ve caydırıcılık için bir savunma hattı düşünülebilir.
Bu nedenle Husiler'in Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları, yalnızca Riyad'ın hava savunmasını veya petrol tesislerinin güvenliğini test etmiyor. Dolaylı olarak Mekke İttifakı'nın siyasi iradesini ve caydırıcılığını da test ediyor olabilir.
Bu noktada Pakistan'ın girişimi ayrıca dikkat çekici. Pakistan'ın Suudi Arabistan ile İran arasında mesaj taşıması, İslam dünyasındaki diplomatik kanalların hâlâ önemli olduğunu gösteriyor.
İşte bütün bu gelişmelerin en önemli sonucu burada ortaya çıkıyor. Husiler'in Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları devam ederse, ilk bakışta İran'ın bölgesel baskı stratejisinin bir parçası gibi görünen bu hamleler, tam tersine Mekke İttifakı'nın daha da güçlenmesine neden olabilir.
Çünkü tehdit büyüdükçe ortak savunma ihtiyacı da artar. Riyad, Ankara ve İslamabad açısından mesele artık yalnızca Suudi Arabistan'ın güvenliği olmaktan çıkıp, bölgesel güvenlik düzeninin geleceği meselesine dönüşebilir.
İran'ın hesabı, Suudi Arabistan'ı yalnızlaştırmak ve müttefikleriyle arasındaki güvenlik maliyetini yükseltmek olabilir. Fakat bunun tersi de mümkün. Husiler'in saldırıları, Mekke İttifakı'nı daha sıkı bir güvenlik iş birliğine zorlayabilir.
Bu saldırılar, Ortadoğu'daki yeni ittifak düzenini nasıl şekillendirecek?
Ortadoğu'da bazen bir aktörün attığı adım, hesapladığının tam tersine sonuç doğurur.
Belki de Husiler'in Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarının en önemli sonucu bu olacaktır:
Mekke İttifakı'nı sınamak isterken, onu daha güçlü ve daha caydırıcı bir ittifaka dönüştürmek.