Türkiye Bölgenin Güven Merkezi Oluyor

Mürsel Acay

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, yalnızca üç ülke arasındaki bir güvenlik iş birliği olarak görülmemeli. Bu anlaşma, bölgenin güvenlik mimarisinde yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Çünkü Ortadoğu’da artık çok önemli bir soru soruluyor:
“Kendimizi korumak için kime güvenebiliriz?”
İran-ABD savaşı ve sonrasında Körfez ülkelerinin yaşadığı güvenlik endişeleri, bu sorunun önemini daha da artırdı. Yıllardır güvenlik konusunda büyük ölçüde ABD’ye güvenen bölge ülkeleri, İran tarafından yapılan füze saldırılarından korunamıyor. ABD’nin bu konuda yetersiz kaldğını düşünüyor. 
İşte Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında kurulan bu yeni savunma mekanizması tam da bu noktada dikkat çekiyor. Bana göre bundan sonraki süreçte Körfez ülkelerinin bu anlaşmaya olan ilgisinin artması şaşırtıcı olmayacaktır.
Çünkü mesele yalnızca askeri güç değil. Mesele, kriz anında gerçek anlamda güvenebileceğiniz bir savunma ortağınızın olup olmadığıdır.
Bölge ülkeleri İran -ABD savaşından önemli bir ders çıkarmış olabilir: Tamamen başka bir ülkenin askeri gücüne güvenmek böylesi kriz anında ciddi riskler doğurabilir. Bu nedenle Türkiye ile geliştirilecek savunma iş birlikleri, Körfez ülkeleri açısından giderek daha cazip hale gelebilir.
Bu noktada Mısır’ı ayrıca değerlendirmek gerekiyor.Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın  3 Eylül’de(Bugün), bölgedeki son gelişmeleri telefon görüşmesiyle ele alması da dikkat çekici. Elbette bu görüşmenin doğrudan “Mısır bu savunma anlaşmasına katılacak” anlamına geldiğini söylemek için henüz erken. Ancak Mısır’ın bölgedeki ağırlığı düşünüldüğünde, Kahire’nin gelişmeleri yakından takip etmesi son derece doğal.
Mısır da bölgedeki yeni güvenlik denkleminde kendisine daha güçlü bir pozisyon arayabilir. Eğer Mekke merkezli savunma iş birliği genişlerse, Mısır’ın bu yapıya dahil olma ihtimali bölgesel dengeleri ciddi şekilde değiştirebilir.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken bir konu var. Bu anlaşmayı doğrudan herhangi bir ülkeye karşı kurulmuş saldırgan bir ittifak olarak okumak doğru olmayacaktır.Adı üzerinde: savunma anlaşması. Amaç, taraf ülkelerin karşılaşabileceği saldırı ve tehditlere karşı birlikte hareket edebilme kapasitesi oluşturmak.
İsrail’in bu gelişmeyi kendi güvenlik perspektifinden değerlendirmesi elbette mümkündür. Ancak bir savunma ittifakının kurulmuş olması, otomatik olarak saldırı planlandığı anlamına gelmez.
Asıl mesele, bölge ülkelerinin kendi güvenlikleri konusunda daha fazla söz sahibi olmak istemesidir.
Ve bütün bu denklemde Türkiye’nin konumu özellikle dikkat çekiyor. Türkiye son yıllarda savunma sanayiinde attığı adımlarla yalnızca kendi ordusunun ihtiyaçlarını karşılayan bir ülke olmaktan çıktı. İHA’lardan SİHA’lara, deniz platformlarından hava savunma sistemlerine, elektronik harp kapasitesinden çeşitli kara sistemlerine kadar genişleyen bir savunma ekosistemi oluşturdu. Türkiye'nin yükselen savunma kapasitesi, doğal olarak bölge ülkelerinin de dikkatini çekiyor. Çünkü güçlü bir savunma sanayiine sahip olmak yalnızca silah üretmek anlamına gelmiyor. Stratejik bağımsızlık anlamına geliyor. Bir ülke kendi savunma ihtiyaçlarını ne kadar fazla karşılayabiliyorsa, kriz dönemlerinde dışa bağımlılığı da o kadar azalıyor. Bugün Türkiye'nin bölge ülkeleri açısından önemini artıran en önemli unsurlardan biri de bu.
Ortadoğu’da yeni bir dönem başlıyor olabilir. Dün güvenlik denildiğinde ilk akla gelen aktör ABD idi. Bugün ise bölge ülkeleri alternatif güvenlik ortaklıklarını daha fazla konuşuyor.
Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında başlayan savunma iş birliği bu nedenle yalnızca üç ülkenin meselesi değil. Körfez ülkeleri bu yapıya ilgi gösterirse, Mısır da sürece dahil olursa ortaya çok daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisi çıkabilir. Bu gerçekleşirse Türkiye’nin bölgedeki siyasi ve askeri ağırlığı da daha farklı bir noktaya taşınacaktır.
Çünkü artık Türkiye yalnızca bölgenin güçlü ülkelerinden biri olarak değil, bölge ülkelerinin güvenlik denkleminde başvurabileceği önemli bir aktör olarak konumlanabilir.