Gizlilik Sözü, Teşhir Gerçeği: Bağımlı Kime Güvensin?


  • Oluşturulma Tarihi : 12.02.2026 09:03
  • Güncelleme Tarihi : 12.02.2026 09:03

Son haftalarda ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonları, ekranların ve sosyal medyanın başlıca seyirlik malzemesine dönüştü. İsimler tek tek sayılıyor, kan ve saç örnekleri haberleştiriliyor, bazı dizi oyuncularının sözleşmeleri hızla feshediliyor. Bir yanda “toplumu koruma” söylemi, öte yanda ifşa edilen, işini kaybeden, yalnızlaşan insanlar… Tam bu noktada, yıllardır bağımlılıkla mücadelede “gizlilik” ve “insan onuru” vurgusu yapan Yeşilay’ın söylemi de sorgulanan bir zemine kayıyor.

Yeşilay Danışmanlık Merkezleri (YEDAM), resmi açıklamalarında hizmetlerinin tamamen ücretsiz ve gizlilik esasına dayalı yürütüldüğünü altını çizerek anlatıyor. 115 hattını arayanların, merkeze başvuranların bilgilerinin hiçbir kurumla paylaşılmadığı; sicile işlenmeyeceği, kimliklerinin korunacağı tekrar tekrar vurgulanıyor. Yeşilay’ın kurumsal metinlerinde de “insan onurunu ve saygınlığını temel alan”, kimseyi ayrım gözetmeden korumayı hedefleyen bir yapı olduğu ifade ediliyor. Kağıt üzerinde baktığınızda, bağımlı bir bireyin duymak isteyeceği her şey yazılı: Ücretsiz hizmet, gizlilik, mahremiyete saygı. Fakat tam da burada büyük bir çelişki ortaya çıkıyor: Devletin başka bir kapısından içeri giren bağımlı birey, çoğu kez aynı güveni hissetmiyor. Emniyet kaynaklı sızmalar, soruşturma dosyalarından medyaya akan bilgiler, daha ortada yargı kararı yokken manşete taşınan isimler… Aynı devlet ekosistemi içinde bir kurum “Biz gizlilikle koruyoruz” derken, başka bir ayağından sürekli olarak teşhir pratiği üretildiğinde, toplumda kurumsal söyleme duyulan güven erozyona uğruyor. “Ben YEDAM’a gidersem gerçekten gizli kalır mıyım?” sorusu, teorik değil, çok somut bir kaygıya dönüşüyor.

Toplumsal düzeyde güven erozyonu, Yeşilay’ın yıllardır biriktirdiği itibar sermayesini de tehdit ediyor. Bir yanda ailelere “Bağımlılık evde başlar, gelin birlikte mücadele edelim” çağrıları, çalıştaylar, kampanyalar… Öte yanda, aynı toplum, televizyonda mutat “şafak operasyonu” görüntülerini izliyor; emniyet yetkililerinden gelen açıklamalarda isimler ve meslekler özenle vurgulanıyor. Bu iki görüntü arasındaki çelişki, Yeşilay’ın söylemini de gölgelemeye başlıyor: “Madem bağımlılık bir hastalık ve mahremiyet önemli, o zaman bu teşhir niye bitmiyor?

Kızılcık Şerbeti’nde Fatih karakterini canlandıran Doğukan Güngör’ü düşünelim. Bağımlılık sorununu saklamıyor; hata yaptığını, pişman olduğunu ve temiz bir hayata adım atmak istediğini gözleri dolarak anlatıyor. Buna rağmen, çalıştığı kurumun onu desteklemek yerine sözleşmesini feshedip alışık olduğu işinden dışlaması, damgalanmanın “cezalandırma” biçimine nasıl dönüştüğünü acı bir şekilde görünür kılıyor. Bir insan, hastalığıyla yüzleşmiş, tedavi olmak ve emeğiyle hayata tutunmak isterken, işten çıkarma kararı bu damgayı silmek yerine daha da derinleştiren bir hareket olarak karşısına çıkıyor. Ekrana bakan toplum, bu sahnede bir “suçlu”dan çok hem bağımlılığıyla hem de üzerine yapışan etiketle aynı anda mücadele etmek zorunda bırakılan bir insan görüyor; asıl soru da burada beliriyor: Hatasını kabul eden ve iyileşmeye çalışan birini işinden etmek mi toplumu korur, yoksa ona denetimli ama gerçek bir ikinci şans vermek mi?

Sahada çalışan pek çok uzmanın anlattığı tablo çok çarpıcı: Bağımlı bireyler, “Devlete görünür olmadan halletmeye çalışayım” duygusuyla sorunlarını gizli tutuyor, bu yüzden de çoğu zaman iş ancak gecikmiş ve ağır bir tabloya dönüştüğünde profesyonel yardım arıyor. Gizlilik söyleminin pratikte tartışmalı olduğu her örnek, yeni bir kişiyi daha tedaviden uzaklaştırma potansiyeli taşıyor.

Yeşilay’ın bugün yapması gereken, sadece “Biz kendi merkezlerimizde gizliliğe uyuyoruz” demekle yetinmeyen, daha cesur ve kapsayıcı bir adım atarak devletin diğer kurumlarını da aynı ilkelere bağlayacak yazılı iş birliklerini güçlendirmektir. İçişleri’nden Adalet’e, Milli Eğitim’e Çalışma ve sosyal Güvenlik Bakanlığı’na kadar imzalanan her protokolde; bağımlılık tedavisi için başvuran kişilerin bilgilerinin adli sicile, soruşturma dosyalarına veya disiplin süreçlerine taşınmayacağı, kişisel verilerin korunmasının açık bir yükümlülük ve ihlallerin yaptırıma tabi olduğu, medyaya bilgi verilirken de isim–yüz teşhirinin değil, tedaviye yönlendiren bir dilin esas alınacağı net ve bağlayıcı ifadelerle yer almalıdır. Ancak bu tür açık güvenceler sağlandığında, yardım aramayı düşünen bireyler kendilerini yalnızca Yeşilay’ın değil, bütün sistemin gizlilik ve mahremiyet taahhüdü altında hissedebilir.

Kısacası, Yeşilay’ın kendi klinik/danışmanlık pratiğinde gizliliği garanti etmesi yetmiyor; aynı zamanda bağımlılığın kriminalize edildiği alanlarda da söz alması gerekiyor. Aksi halde kurum, “sistemin yumuşak yüzü” gibi algılanıp, sert yüzün ürettiği güvensizlik dalgasından kaçamayacak. Bugün bağımlı bir genç, 115 hattını aramadan önce belki de en çok şu soruyu düşünüyor: “Bir gün bu arama başıma iş açar mı?” Bu soruyu ikna edici biçimde “Hayır”a çeviremediğimiz sürece, en parlak kampanyalar bile eksik kalacak.

Bağımlılığı teşhir ederek değil, güven inşa ederek azaltabiliriz. Ve güven, sadece iyi niyet beyanıyla değil, güç karşısında açıkça alınan riskli pozisyonlarla kuruluyor. Yeşilay’ın asıl testi de tam burada başlıyor.

Yeşilay’da yöneticilik yaptığım yıllarda en çok şunu öğrendim: Damgalamayı azaltmak, tek bir kampanyayla ya da iyi niyetli bir açıklamayla olacak iş değil. Bağımlılığı “ahlaki zaaf” merceğinden çıkarıp, tedavi edilebilir bir sağlık sorunu olarak anlatan kapsamlı eğitimler ve medyanın dilini değiştirmek zorundayız; insanlar ekranlarda sadece skandalı değil, iyileşme yollarını da görmeli. Toplumun, iyileşme sürecindeki kişilerle güvenli ve kontrollü temas kurabildiği, gerçek iyileşme hikâyelerini duyabildiği ortamlar oluşturmak, “kimse düzelmez” duvarını yıkmanın en etkili yollarından biri. Ailelerin “bizi rezil ettin” yerine “yanındayız, birlikte yardım arayalım” diyebildiği bir dil ve bunun arkasını dolduran eğitim ve destek grupları olmadan da yol alamayız. Sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında ve işyerlerinde; gizliliğe saygı duyan, otomatik işten çıkarma yerine tedavi ve işe dönüş programlarını önceleyen politikalar geliştirmek, yapısal damgalamayı kırmanın temel koşulu. Ayrıca damgalayıcı söylem neredeyse –medyada, kürsülerde, gündelik dilde– sivil toplumun, meslek örgütlerinin ve uzmanların açıkça itiraz ettiği bir iklim oluşmadıkça, elde edilen hiçbir kazanımın kalıcı olmayacağını da görmek gerekir. Kısacası damgalama ile mücadele; anlatıyı, dili, teması ve kuralları aynı anda dönüştürmeyi göze alan, sabırlı ama kararlı bir yolculuk gerektiriyor ve Yeşilay’ın da bu yolculukta hem vicdani bir referans hem de yön gösterici bir aktör olması gerektiğine inanıyorum.

Gizlilik Sözü, Teşhir Gerçeği: Bağımlı Kime Güvensin?
Prof. Dr. Dilek Takımcı
Yazarımız Kim ?

Prof. Dr. Dilek Takımcı