Kalemine güvenen yazarların, yapay zekâ ile sınavı…
Gerçekten kelamına, kalemine güvenen yazarlar;
yazarken sadece kelimeleri değil,
içinde biriken duyguları, yaşanmışlıkları ve suskunlukları da döker satırlara.
Onlar;
gördüğünü hisseden,
hissettiğini anlatan,
anlattığıyla toplumsal ve duygusal yaralara dokunanlardır.
Roman yazar, hikâye kurar, şiirle içini döker,
anılarını biriktirir…
Ama en çok da yazabilmek için mücadele eder.
Çünkü bilir ki yazmak; sabırdır, emektir, beklemektir.
Bugün ise başka bir gerçek var karşımızda:
İki günde kitap yazanlar…
Hazıra konanlar…
Yapay zekâyla hızlanan ama derinleşmeden çoğalan metinler…
Bu bir karşı çıkış değil yalnızca,
bir sorgulama:
Emek mi, hız mı?
Ruh mu, teknik mi?
Çünkü duygu olmadan yazılan her satır eksiktir.
Emek olmadan elde edilen her başarı ise tartışmalıdır.
Duygu ve emek olmadan, hazıra konarak elde edilen şey;
bir başarı değil, bir hakkın gaspıdır bence.
Kelimeler sadece yazılmaz;
yaşanır, hissedilir, süzülür…
Ve günün sonunda asıl soru şudur:
Yazan mı kalacak,
yoksa yazdıran mı?
Sibel Atapek

Sessiz Öğrenen
Bir şey var artık,
kelimeleri benden hızlı toplayan.
Ben bir duyguda oyalanırken
o binlerce cümle kuran.
Aşkı söylüyor mesela,
ama kalbi yok içinde.
Ben bir bakışta dağılırken
o hiç kırılmıyor.
Gece oluyor,
ben içime dönüyorum usulca,
yorgun bir anının izini sürerken
o hiç yorulmuyor.
Soruyorum kendime:
Hangimiz daha yakın hayata?
O kusursuz,
ben yarım.
O eksiksiz,
ben insan.
Kendim gibi üretirim,
eğri, kırık, eksik…
ama bana ait.
Belki eksiğim,
ama hislerim tamam.
Belki kusurluyum,
ama gerçeğim.