2

GÜN DÖKÜLMESİ VE YAĞMUR


  • Oluşturulma Tarihi : 17.03.2015 07:31
  • Güncelleme Tarihi :

Hayat pencereden bakıyordu. Bedri Karayağmurlar da yaşlı bir evin cumbasından.

Sarı saçlarını hafifçe esen melteme savuran Smyrna’nın bakışları Pagos tepesinden yuvarlanarak akan bulutlarla körfeze ulaşıyordu. Bulutlar, yüzyılların öyküsünü sırtında taşıyan atlıların son yükünü sedef pırıltılar arasında yağmura dağıtırken, şair, ressam Bedri Karayağmurlar’ın ve uzun boylu ıslak dudaklarını yağmura armağan eden Smyrna’nın gözyaşları papatya kokuyordu. Şair bir simyacıydı aslında, hüzünlüydü ve yalnızdı kendi fotoğrafında. Her gün işlenen cinayetlerle bir anısını ve taş oymalı sokaklarını, betona teslim ederek, çocukluğunu arıyordu… Sancılıydı her ikisinin geçmişinde hayat.

Kent kendi ölüsünü unutmuştu. Yoğun bir telaş içinde çocuklar masallarını ararken sokaklar bir yerlere taşınıyordu. Rumca konuşan duvarların bittiği yerde zeytin doldurulmuş tabakları komşularına götüren çocukların son oyuncakları da dağlara gömülmüştü. Şair o çocukların en incesiydi kentin anılarında. Ve suskundu, kendine küsen şiirin kendisiydi.

Kent ölüydü aslında Smyrna’nın son atlıları bu kenti terk ederken,  kuşların peşinden gitmek için hazırlanan ve uzun soluklu bir çanı avuçlayan zangoç şarap kokulu rüyalarını terk ederek son yelkenliye bindi. Zaman, bir şairin renklerinde beyaz fötr şapkalı bir kaptanın son yolcusuydu. Tarihin mum kokulu sayfalarından çıkan insanlar Smyrna’yı kurtarmak için denize atladılar. Sonra bulutlara. Sonra dağlara ve sonra denize ve buhur kokulu bir masala gider gibi unutuldular, şairin imgesel rüyalarında.

Artık kent ikiye ayrılıyordu. İçerdekiler ve dışarıdakiler. Ölüyken yaşayan ve yaşarken ölenler arasındaydı, tuvalde yaratılan suskun hayat.

Sustuk… Dışarıda beklenen yağmur, son damlalarını şaire ve bu kente dağıtarak akşamın karanlığına saklandı. Başlayan suskunluk yeni bir direnişi örgütlüyordu. Tamaşalık’tan Namazgah’a ve oradan Punta’nın çılgın sokaklarına, kimsesiz insanların yaslandığı yüksek kilise duvarları ile yağmurun geçişini, ıslaklığıyla saklayan yolların dibindeki “A Galerisi”ne…

Yollar ikiye ayrılıyordu. Şairin ve bütün kentin gözlemcileri ikiye ayrıldı. Hepsi, karanlığa uzanan akşamın yıldızlarını ateşleyen fitilin kıyısında bekliyordu. İçerde büyük çocuklar vardı. Şairler ressamlar Tanrının kendine sakladığı üvey çocuklar. Yüreğini bütün renklerin imgesinden taşıyarak zamansız bir yolun kıyısındaki çocukların gözlerine dağıtan Bedri Karayağmurlar… Çocukluğundan kalan zeytin kokusunu ekmeğine sürüp sokaklarda ilahiler okuyan kimsesiz çocukların, taş yollarda bıraktıkları umutlarını saklayıp, tuvallere serpen adam rolündeydi şair… Ayvalı, Cunda, Bahçeli ve küçük fıskiyeli havuzların unuttuğu taş evlerin rüyasında dolaşıyordu.  Ve sevdiği çocukların yaşındaydı. Büyümüş umutlarını bu kentin havarilerine armağan eden son atlıların arkasında,  renklerin duasını okuyup geri gelmelerini sağlayan elleriyle bakıyordu. Karayağmurlar’ın elleri maviydi… Elleri kırmızı ve bulanık bir denizin kıyısından, gece yarısı yolunu kaybeden yıldızların aydınlığını bir kavala armağan eden rüzgardı belki de...

Hayat, Smyrna’nın son ayak izlerini saklayan kente ve sokaklarına kahverengi bir tablodan bakıyordu. Karayağmurlar, Cunda’da Rum güzeli kızların iğne oyalarını yıllanmış ağaçların yeşiline armağan ederken, çeyizlerin sandıklarında kaybolmuş hüzünlerinden tespih yaparak dualarını okuyordu. Yanında sürekli yanan mumlara eşlik eden, rüyalarından kaçmış aç insanlar çoğalıyordu. O kentin kendisiydi. Küf kokulu suskunlukların patlamadan önceki son duasında silik duvarlarda kalan son resimleri unutulmasın diye anıların duvarlarına bırakarak gelenler arasında dolaşıyordu. Tuvaller anlatımın iç katmanlarında renklere sığınmıştı. Figürler ve kahramanların suskun gölgeleri yalnızlığına yenilmiş kentin sokaklarından körfeze düşerken ağlayan, çocuk elleriydi. Hayat ve zamanın en korkunç saatleri sevgiliden arta kalan anıların şaraba eklenmeden önceki son saatlerinde sığınmış çizgilerin isyan mevsiminde bekleyendi. Karayağmurlar, renkler kaybolmadan önceki rüyaların ayak izlerinde ki aşkların son resimlerindeydi. Aslında bütün çocuklar ordaydı. Biz ordaydık. Kent ordaydı. İçerdekiler ve dışarıdakiler ordaydı. Hayatın bütün renkleri duvarlara asılmış umutların manifestolarında yeni bir hayata adanmış devrim şarkılarının çoğalmış alanlarındaydık.

Kent büyüyordu. Ölü insanlar, demir parmaklıklar arasından fısıldadıkları marşların büyüsünde yeni bir hayatın sularında yelken açıyordu. İçerdekiler çoğalmış duvarların içinden ordular halinde dışarıya düşerek,  baloncuların peşinden koşuyordu. Hayat İçerden dışarıya, tablolardan renklerin dinamiklerine akan duyguların bulutlarını çoğaltıyordu.   

Mevsim, gün dökülmesine sığınan yürüyüşlerin çığlığını renklerde saklayan pencerelerden bakıyordu. Şair ve simyacı dahil, hepimiz mutsuzduk. Hepimiz dirilen ölülerdik ve hepimiz bu kentin ruhunu kaybetmiş öksüz çocukların pamuk şekerlerini çuvala doldurup dağıtanlardık. Çoktuk… İçerde, sessiz bir çığlığın şiirini, renklere dağıtan bir hayatın bütün tanıklarıydık. Kalabalıktı... Bütün kent… Mavinin içinde kendi ayak izlerini ararken; pencereden bakan bir genç kızın, sallanan saçlarında kurtuluşa uzanan kınalı kuzulardık. Bedri Karayağmurlar, şiirin renklerini, renklerin şiirini balıklara armağan eden denizin adalarında karaya çıkmadan, mehtaba göz kırpan ağaçların arkasında masalcıları gizleyendi. Karşıya taşınan kavakların arkasında, suya inen sarmaşıkların karamsarlığını içen bardakların içindeydi.

Hayat içerde,  ressamın saatlerinde... Suskunluğunda, çılgınlığında ve sessizce dağlardan yuvarlanıp gelen dizelerin şiirinde şöminesi sönmüş bir Rum evinde kapalı pencereleri akşama aralayıp, sevgilinin bakışlarını tütsüye ve şaraba armağan eden rahibelerin vaftiz vaktindeydi. Ağır kapıların arkasından ipek kanatlarını pencereye asıp, küf kokulu bir hayatın son sayfasını umutlarıyla boyayandı. Akşamları derin bir uykuya dalmamak için birbirlerine masal anlatan çocukların, en uysalına sarılıp ağlayandı. Evin içindekiler aslında dışarıdakilerden arta kalanlardı. Ve dışarıdakiler ölüydü aslında, içerdekilerden habersiz, aynı sayfaya koşanlardı. Ressam ve şair bunları tarihe nakşeden kuşların kanatlarıydı. Bedri Karayağmurlar’dı bu kentin, Smyrna’ya el sallayan tarihinde… Hoş geldin Ay sofrasına… Smyra’nın sabah rüyasına... Hayatın şiirine…

GÜN DÖKÜLMESİ VE YAĞMUR
Ümit Yaşar Işıkhan
Yazarımız Kim ?

Ümit Yaşar Işıkhan