Geçtiğimiz günlerde, mesleki bir yolculuk vesilesiyle yurt dışındaki seminerlerde, farklı kültürlerden insanlarla aynı masaları, aynı kürsüleri paylaştım. İnsanın doğup büyüdüğü, her sabah uyanıp mücadelesine kaldığı yerden devam ettiği topraklardan biraz uzaklaşması, bazen sadece coğrafi bir yer değişimi değil, zihinsel bir milat oluyormuş. Uzaklardayken, o yabancı salonların koridorlarında yürürken, içimde bir yerlerde uzun süredir uykuda olan, belki de bilerek uyutulmuş çok sarsıcı bir gerçeği fark ettim: Biz kendi ülkemizde yaşarken, sadece ürettiklerimizi, başarılarımızı değil; bir birey olarak doğrudan doğruya kendimizi değersizleştiriyormuşuz.
Kendi buralarımızda, o her günkü koşturmacanın, bitmek bilmeyen toplumsal kaygıların ve “daha iyisi olmalısın” baskısının tam ortasındayken, yaptığımız işler gözümüze o kadar sıradan görünüyor ki... Tırnaklarımızla kazıyarak inşa ettiğimiz başarıları, aştığımız o devasa engelleri “Zaten herkes yapıyor, ne var ki bunda?” diyerek bir kalemde silebiliyoruz. Oysa dışarıdan bir gözle, o seminerlerdeki meslektaşların hayranlık dolu bakışlarıyla kendi buralarıma baktığımda gördüm ki; bizim bu topraklarda “sıradan” saydığımız o pratik zeka, o bitmek bilmeyen direnç ve her şeye rağmen üretme tutkusu aslında uluslararası arenada ne kadar nadide, ne kadar kıymetliymiş.
Psikolojik açıdan bu durum, insanın kendi evinde yaşadığı bir tür “duygusal körlük”tür. Sürekli eleştirinin, mükemmeliyetçilik dayatmalarının ve hak ettiğini alamama hissinin hüküm sürdüğü bir iklimde büyüdüğümüzde, içsel pusulamız şaşıyor. Kendimize ait olan her şeyi küçümsemeyi bir refleks haline getiriyoruz. Başarılarımızı sıradanlaştırırken, aslında kendi varoluşumuzun altını oyuyoruz. Oysa o uzaklardaki aynaya bakmak, insanın kendi omuzuna dokunup “Hey, bak, gerçekten çok güzel işler başarmışsın, gör bunu artık” diyebilmesi için muazzam bir şifa alanına dönüştü.
Bu farkındalık, insana kibirli bir gurur değil, çok derin ve insancıl bir hafifleme hissi veriyor. “Aslında durum hiç de sandığım gibi değilmiş, ben ve yaptıklarım değerliymişiz” diyebilmek, ruhun üzerindeki o ağır, haksız mahkumiyet kararını kaldırmak gibi.
Şimdi o seminerlerden, çantamda yeni bilgilerle değil, kalbimde kendime iade ettiğim o kayıp saygınlıkla döndüm. Bazen ne kadar büyük bir yükün altından kalktığımızı anlamak için, o yükü taşıdığımız yoldan biraz dışarı çıkıp kendimizi uzaktan izlememiz gerekirmiş. Bu ülkenin bereketi de, zorluğu da bizim. Ama artık biliyorum ki; buralarda bir yerlerde sessizce işini yapan, üreten ve direnen o insanın –yani kendimizin– değerini bilmek için birilerinin bize uzaktan bakmasına ihtiyacımız yok. Biz, tam da olduğumuz yerde, tüm çabamızla zaten çok kıymetliyiz. Kendimize bu hakkı teslim etmenin vakti geldi de geçiyor bile.