Ahlak Çökünce Bir Millet de Çöker

Mehmet Özer
Mehmet Özer

Bir ülkeyi sadece ekonomisi, zenginliği ya da güçlü kurumları ayakta tutmaz.
Asıl güç; adalette, vicdanda, dürüstlükte ve insanların birbirine duyduğu güvendir.
Peki bugün hiç kendimize soruyor muyuz?
“Bize ne oldu?”
Daha da önemlisi:
“Biz ne zaman bu hale geldik?”
Çünkü yaşadığımız sorun yalnızca ekonomi değil. Sadece siyaset, adalet, eğitim, trafik ya da sosyal medya da değil.
Bütün bunların altında daha derin bir sorun var:
Değerlerimizin ve toplumsal ahlakımızın aşınması.
Eskiden verilen sözün bir ağırlığı vardı. Komşuluk vardı, dayanışma vardı. Büyükler sayılır, küçükler korunurdu. İnsanlar birbirine daha fazla güvenir, kimse kimsenin hakkına kolay kolay göz dikmezdi.
Bugün ise ölçüler değişiyor.
“Ne kadar kazanırım?”
“Bundan bana ne çıkar?”
“Kaç kişi beni takip ediyor?”
“Nasıl daha fazla sahip olabilirim?”
Para kazanmak, zengin olmak, başarılı olmak elbette kötü değil. Sorun, başkasının hakkını yiyerek kazanmayı normal görmeye başladığımızda başlıyor.
Eksik tartmak, ayıplı malı gizlemek, fırsatçılık yapmak, çalışanın hakkını vermemek, çaresiz insanın durumundan yararlanmak…
Bunların adı ticaret değil.
Bunların adı vicdan meselesidir.
Ahlak sadece sözde olmaz
Ahlak sadece camide, okulda veya aile sohbetlerinde konuşulacak bir kavram değildir.
Ahlak trafikte de vardır.
Kırmızı ışıkta durmaktır.
Yayaya yol vermektir.
Ambulansa yol açmaktır.
Sıraya girmektir.
Çöpünü yere atmamak, başkasının yaşam alanına saygı göstermektir.
Trafikte başkasının önüne geçip aracının arkasına bayrak asmak vatan sevgisi değildir.
Vatan sevgisi, bayrağın temsil ettiği değerlere sahip çıkmaktır.
Vergisini dürüstçe vermek de vatan sevgisidir.
Kul hakkı yememek de…
Devlet malını korumak da…
Komşusuna saygı göstermek de…
Siyaset makam değil, emanettir
Siyaset millete hizmet etmek için vardır. Kamu görevi kişisel çıkar sağlama yeri değildir.
Liyakatın yerini torpil, adaletin yerini çıkar ilişkileri aldığında sadece devlet zarar görmez.
Toplumun devlete olan güveni de sarsılır.
Siyasetçi, bürokrat, memur, iş insanı veya vatandaş…
Kim olursa olsun, hukukun ve vicdanın karşısında herkes eşit olmalıdır.
Vergiden kaçmayı “uyanıklık” saymak, hak etmediği yardımı almak veya başkasının hakkına göz dikmek marifet değildir.
Çünkü bir kişinin haksız kazancı, çoğu zaman başka birinin hakkından eksilir.
Para için ailemizi de kaybetmeyelim
Bugün miras, mal, mülk ve para yüzünden birbirine düşman olan aileler görüyoruz.
Yıllarca aynı sofrada oturan insanlar, birkaç metrekare toprak veya birkaç kuruş için birbirine küsebiliyor,birbirlerini öldürebiliyor.
Daha da acısı, yaşlı insanların yıllarca biriktirdiği paralar birkaç dakikada dolandırıcıların eline geçebiliyor.
“Polisim.”
“Savcıyım.”
“Bankadan arıyorum…”
İnsanların korkusunu ve güvenini kullanarak para kazananlar sadece bir suç işlemiyor.
Toplumun vicdanını da yaralıyor.
Sosyal medya bize ne öğretiyor?
Birkaç beğeni, biraz daha fazla izlenme uğruna insanların en özel hayatlarını milyonların önüne koyduğu bir dönemdeyiz.
Gösteriş, gerçek hayatın önüne geçiyor.
Sahte lüksler, yapay mutluluklar ve kusursuzmuş gibi gösterilen hayatlar özellikle gençlerin önüne sürekli servis ediliyor.
Peki çocuklarımız bunları izleyerek büyürken biz onlara nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Gerçek hayatı mı?
Yoksa “görün, beğenilin ve ne pahasına olursa olsun daha fazlasına sahip olun” anlayışını mı?
İsveç bize ne anlatıyor?
İsveç'te yıllardır yaşayan biri olarak burada dikkatimi çeken önemli bir konu var.
İsveç, dünyanın en seküler toplumlarından biri. Buna rağmen toplumsal güven, kamu düzeni, kurallara uyma ve kurumlara duyulan güven konusunda güçlü bir kültüre sahip.
Elbette bunun tek bir nedeni yok. Ekonomik gelişme, eğitim, güçlü kurumlar ve sosyal politikalar önemli.
Ama bir başka unsur daha var:
Dürüstlük, kurallara uyma, vergi verme, kamu malına sahip çıkma ve başkasının hakkına saygı.
Burada insanı her zaman polis ya da kamera durdurmuyor.
Çoğu zaman kendi vicdanı durduruyor.
Vatandaş görevini yerine getiriyor, devlet de vatandaşa karşı sorumluluğunu yerine getiriyor.
Güven böyle oluşuyor.
İsveç'i taklit edelim demiyorum.
Ama biraz düşünelim diyorum.
Çünkü mesele Türk olmak ya da İsveçli olmak değil.
Mesele insan olmanın gereğini yerine getirmek.
Yüzde 99 Müslüman olmak yetiyor mu?
Kendimizi yüzde 99 Müslüman bir toplum olarak tanımlıyoruz.
Peki bunun günlük hayatımızdaki karşılığı ne?
Kul hakkı diyoruz ama trafikte başkasının önüne geçiyoruz.
Helal kazanç diyoruz ama müşteriyi kandırıyoruz.
Adalet diyoruz ama torpili “işini halletmek” olarak görüyoruz.
Dürüstlük diyoruz ama vergiden kaçmayı uyanıklık sayıyoruz.
Dinî duyguları kullanarak insanları kandıranları da unutmamak gerekir.
İnsanların inançlarını, umutlarını ve hassasiyetlerini kullanarak çıkar sağlamak hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın kabul edilemez.
Çünkü din sadece söz değildir.
Din, davranışta kendini gösterir.
Sorun sadece kanunlarda mı?
Elbette güçlü hukuk şart.
Polis görevini yapmalı. Savcı soruşturmalı. Mahkeme adil karar vermeli. Devlet kurumları görevini hakkıyla yerine getirmeli.
Ama hiçbir devlet sadece kanunlarla ahlaklı bir toplum oluşturamaz.
Kanun suçluyu cezalandırır. Vicdan ise insanı suç işlemekten alıkoyar.
İşte asıl kaybetmememiz gereken şey budur.
Bu nedenle sürekli başkasını suçlamak yerine biraz da kendimize bakalım.
“Devlet ne yapacak?” demeden önce:
Ben ne yapıyorum?
“Toplum neden bozuldu?” demeden önce:
Ben topluma ne katıyorum?
“Gençler neden böyle?” demeden önce:
Biz onlara nasıl örnek oluyoruz?
Belki de değişim tam burada başlayacak.
Henüz geç değil
Ekonomi yeniden kurulabilir.
Yollar yapılabilir. Binalar yeniden inşa edilebilir.
Ama insanların birbirine olan güveni kaybolduğunda onu yeniden kazanmak çok daha zordur.
Bu yüzden artık birbirimizi suçlamak yerine biraz da kendimize bakmalıyız.
Siyasetçiden vatandaşa…
İş insanından esnafa…
Memurdan bürokrata…
Anne babadan çocuğa…
Sürücüden yayaya kadar herkesin sorumluluğu var.
Çünkü bir ülkeyi sadece ordusu, polisi, ekonomisi veya yasaları ayakta tutmaz.
Bir ülkeyi asıl ayakta tutan; adalet duygusu, vicdanı, ahlakı ve insanların birbirine duyduğu güvendir.
Bugün gerçekten bir dönüm noktasındayız.
Ya “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek susacağız…
Ya da hep birlikte kendimize çeki düzen vereceğiz.
Çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımıza bugün karar vereceğiz.
Unutmayalım:
Bir millet önce ahlakını kaybeder.
Sonra birbirine olan güvenini kaybeder.
Güven kaybolduğunda ise çözülme başlar.
O halde artık sadece,
“Biz nereye gidiyoruz?”
diye sormayalım.
Asıl sorumuz şu olsun:
“Bu gidişatı değiştirmek için ben bugün ne yapacağım?”
Çünkü bu ülke hepimizin.
Bu vatan bize emanet.
Bayrak hepimizin.
Gelecek ise çocuklarımızın.
Henüz geç değil.
Yeter ki doğruluğu, adaleti, emeği, merhameti, kul hakkını, komşuluğu ve insan olmanın değerini yeniden hayatımızın merkezine koyalım.
Özümüze dönelim.
Çünkü bir milletin gerçek gücü, sahip olduğu servetin büyüklüğüyle değil;
ahlakının, vicdanının ve birbirine olan güveninin gücüyle ölçülür.
Mehmet Özer
İlkSes İsveç Temsilcisi