“Bir kadın olmak, kendini yalnızca kendi gözlerinle değil, başkalarının da gözleriyle izlemek demekti.”
Bu cümle, Rüya Oteli adlı kitapta karşıma çıktığında üzerinde biraz daha uzun düşünmek istedim. Çünkü yalnızca kadınlık deneyimine değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye dair de önemli bir şey söylüyor: Kendimizi gerçekten yalnızca kendi gözlerimizle mi görüyoruz? Daha derin bir açıdan baktığımızda, insanın kendisiyle ilgili algısı yalnızca bugünde oluşmaz. Çocukluk ve gelişim sürecinde bizim için önemli olan insanların bize nasıl baktığı, bizi nasıl değerlendirdiği, hangi davranışlarımızı onayladığı, hangilerini eleştirdiği ve bizden ne beklediği zaman içerisinde iç dünyamızın bir parçası haline gelebilir. Bir çocuk için “Ben nasılım?” sorusunun cevabı çoğu zaman yalnızca kendi deneyimlerinden oluşmaz. Çocuğun kendisini anlamlandırabilmesi için çevresindeki insanların yüzlerine, ses tonlarına, tepkilerine ve sözlerine bakması gerekir. “Böyle olduğumda seviliyorum.” “Böyle davranırsam kabul görüyorum.” “Bunu yaparsam hayal kırıklığı yaratıyorum.” gibi deneyimler, zamanla kişinin kendisi hakkında oluşturduğu düşüncelere eşlik edebilir. Ve bir noktadan sonra dışarıdaki bakış içeride yaşamaya başlayabilir.
Yetişkin olduğumuzda kendimizi değerlendirirken gerçekten ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi ve ne istediğimizi anlamaya çalışırken; bir yandan da zihnimizde içselleştirdiğimiz bakışlarla kendimizi değerlendirebiliriz. Bazen bir başkasının yıllar önce söylediği bir söz, bugün kendi iç sesimizmiş gibi duyulabilir. Bazen bize ait olmayan bir ölçütü, sanki kendimiz seçmişiz gibi hayatımızın merkezine koyabiliriz.
“Yeterince güzel miyim?”
“Yeterince başarılı mıyım?”
“Beni böyle görürlerse ne düşünürler?”
“Beklentileri karşılıyor muyum?”
Bu soruların hepsi bugüne aitmiş gibi görünse de bazılarının kökleri çok daha geride olabilir.
Özellikle kadınlık deneyimi düşünüldüğünde, kişinin nasıl görünmesi, nasıl davranması, ne kadar başarılı olması, ne kadar fedakâr olması, nasıl bir ilişki yaşaması ya da nasıl bir bedenle var olması gerektiğine dair toplumsal bakışların da bu iç dünyaya eklenmesi mümkün. Kadın, yalnızca kendi bedenini ya da davranışlarını yaşamaz; çoğu zaman nasıl göründüğünü de izler. Kendisine bakarken bir başkasının bakışını da hesaba katabilir. Fakat burada önemli olan, geçmişi bugünün üzerinde değişmez bir kader gibi düşünmemek. Geçmiş deneyimler bugünkü iç dünyamızın oluşumunda etkili olabilir; ancak bu, gelecekte aynı örüntülerin mutlaka tekrarlanacağı anlamına gelmez. Psikoterapinin önemli taraflarından biri de belki tam burada ortaya çıkar: Kişinin kendisine bakışını oluşturan bu içsel sesleri ve bakışları fark edebilmesi.
“Bu gerçekten benim düşüncem mi?”
“Yoksa bir zamanlar bana yöneltilmiş bir bakışı mı taşıyorum?”
“Beni bugün hâlâ değerlendiren kim?”
“Ben kendime nasıl bakmak istiyorum?”
Bazen değişim, geçmişte yaşananları silmekle değil, onların bugün içimizde nasıl yaşamaya devam ettiğini fark etmekle başlar. Geçmişi değiştiremeyiz. Bize nasıl bakıldığını, hangi sözleri duyduğumuzu, hangi beklentilerle büyüdüğümüzü geri alamayız. Fakat bugün kendimize baktığımızda, o bakışların hepsini sorgulamadan taşımak zorunda değiliz. Belki de yetişkinlik biraz da bununla ilgilidir: İçimizde taşıdığımız bakışları birbirinden ayırabilmek. Bize ait olanla bize öğretilmiş olanı fark edebilmek. Ve zamanla, kendimize bakarken başkalarının gözlerinden biraz daha uzaklaşıp kendi gözlerimizle görebilmeye başlamak. Çünkü geçmiş bugünümüzün içinde yaşamaya devam edebilir. Ama onu fark etmek, anlamlandırmak ve yeniden ele almak; geleceğin aynı hikâyeyi aynı biçimde yazmak zorunda olmadığı bir alan açabilir.

