Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) Psikoterapinin Önemi

Ege Ece Birsel
Ege Ece Birsel

Evden çıkmak için her şey hazırdır. Anahtar çantadadır, kapı kilitlenmiştir. Fakat kişi birkaç adım sonra geri döner. Bir kez daha kontrol eder, ardından bir kez daha. O sırada yalnızca işe geç kalmaz; kendi gördüğüne güvenebilme duygusu da aşınır. Obsesif kompulsif bozukluğun günlük hayattaki yükü, çoğu zaman böyle küçük görünen anlarda birikir. Bir başkasının kolayca tamamladığı iş, kişi için bitmek bilmeyen bir zihinsel uğraşa dönüşür. OKB’yi anlatırken yalnızca temizlikten, düzenden ve kontrol etmekten söz ettiğimizde meselenin önemli bir bölümünü kaçırıyoruz. Kimi insan ellerini tekrar tekrar yıkar; kimi ise kimse fark etmeden zihnindeki bir konuşmayı saatlerce gözden geçirir. Yanlış bir şey söyleyip söylemediğini, birine zarar verip vermediğini, aklından geçen bir düşüncenin kendisi hakkında ne anlattığını çözmeye çalışır. Bazen yakınlarına aynı soruyu farklı biçimlerde sorar. Verilen cevap bir süre rahatlatır, ama çok geçmeden yeni bir kuşku belirir. Dışarıdan sakin görünen bir insanın içinde, gün boyu süren yorucu bir tartışma olabilir.

Bu yüzden OKB yaşayan birine düşünmemesini ya da konuyu kafasına takmamasını söylemek pek işe yaramaz. Kişi zaten çoğu zaman düşünmemek için büyük çaba harcamaktadır. Üstelik aklına gelenlerden utanabilir, onları anlatırsa yanlış anlaşılacağından korkabilir. Oysa rahatsız edici bir düşüncenin zihinde belirmesi, o düşünceyi istemek veya gerçekleştirmeye niyet etmek anlamına gelmez. Terapide bu ayrımın konuşulabilmesi, kişinin uzun süredir tek başına taşıdığı yükü paylaşmasını kolaylaştırır. OKB’nin ortaya çıkışını tek bir nedene bağlamak da bu yükü artırabilir. Biyolojik ve genetik yatkınlıklar, öğrenilmiş davranışlar ve düşüncelere verilen anlamlar birlikte değerlendirilmelidir. Kişinin yaşam öyküsü, ilişkileri ve iç dünyasındaki çatışmalar da anlaşılmaya çalışılır. Ancak her belirtinin arkasına kesin bir açıklama yerleştirmek, kişiye mutlaka yardımcı olmaz. İnsan bazen iyileşmeye başlayabilmek için önce neden böyle olduğunu bütünüyle çözmesi gerektiğini düşünür. Bu kesinlik arayışı da kendi başına yorucu bir uğraşa dönüşebilir. Psikoterapi, cevabını henüz bilmediğimiz sorularla yaşayabilme kapasitesini geliştirmeye de alan açar.

Psikoterapinin OKB’deki önemi, günlük yaşamı değiştirebilen çalışmalarında belirginleşir. Özellikle maruz bırakma ve tepki önleme içeren bilişsel davranışçı terapi, araştırma desteği güçlü olan ve ilk seçenekler arasında önerilen bir tedavidir. Bu yaklaşımda kişi, sıkıntı veren durumlarla terapistiyle birlikte hazırladığı bir plan doğrultusunda karşılaşır. Ardından o sıkıntıyı hemen gidermek için başvurduğu tepkileri azaltmayı çalışır. Kapı koluna dokunduktan sonra hemen el yıkamamak, olağan kontrolün ardından tekrar dönmemek, yakınlarından aynı konuda yeniden güvence istememek bu çalışmalara örnek olabilir. Bazen de çalışma, rahatsız edici düşünce geldiğinde onu bastırmadan veya başka bir düşünceyle etkisizleştirmeden günlük işe devam etmektir.

Burada terapistin görevi kişiyi hazırlıksız biçimde korkularının içine itmek değildir. Adımlar birlikte belirlenir; kişinin onayı, kaldırabileceği güçlük düzeyi ve gerçek yaşam riskleri gözetilir. Kişi neyi, hangi amaçla denediğini bilir. Seansların dışında yapılan çalışmalar da önemlidir. Çünkü değişimin karşılığı, yalnızca görüşme odasında rahatlamakla sınırlı kalmaz; sabah hazırlanırken, iş yaparken ve sevdikleriyle vakit geçirirken ortaya çıkar. Tedavinin başlangıcında sıkıntı geçici olarak artabilir. Bunun anlaşılır bir nedeni vardır: Kişi, bugüne kadar kendisini kısa süreli rahatlatan kompülsiyonlarını azaltmaktadır. Daha önce her kuşkuda kontrol ederek elde ettiği rahatlığa hemen ulaşamayabilir. Bu artış tek başına tedavinin işe yaramadığı anlamına gelmez. Her uygulamada kaygının bütünüyle azalması da şart değildir. Kişi, sıkıntı hissederken de bekleyebildiğini ve hayatına devam edebildiğini deneyimlemeye başlar. Süregelen zorlanmalar ise terapide ele alınır; gerekirse plan yeniden düzenlenir. Bilişsel çalışma, düşüncenin kendisi kadar ona yüklenen anlamı da inceler. Bir düşünce neden tehlikenin kanıtı gibi yaşanıyor? Küçük bir hata ihtimali neden dayanılmaz bir sorumluluğa dönüşüyor? Kişinin suçluluk duygusu, kendisine karşı katılığı ve ilişkilerde yaşadığı güçlükler de bu süreçte anlaşılabilir. Amaç, her kuşku için kusursuz bir cevap üretmek değil, kişinin düşünceleriyle kurduğu ilişkinin daha esnek hale gelmesidir.

Psikoterapi birçok kişide belirtileri azaltabilir ve günlük yaşamda belirgin kazanımlar sağlayabilir. Elbette herkes aynı hızda ilerlemez; bazı kişilerde psikiyatrik değerlendirme ve ilaç tedavisi de gerekir. İyileşmeyi yalnızca zihinden geçen düşüncelerin sayısıyla ölçmemek gerektiğini düşünüyorum. Evden daha rahat çıkabilmek, bir işi tamamlayabilmek, yakınlarıyla konuşurken sürekli güvence aramamak da önemli değişimlerdir. OKB’nin aldığı zamanın ve dikkatin yeniden hayata ayrılabilmesi, psikoterapinin değerini en somut biçimde gösterir.