1
Doç. Dr. Zeki Uyanık
İlkses Gazetesi Yazarımız

Doç. Dr. Zeki Uyanık

Yazarın Köşe Yazıları

Bazı durumlarda başka bir mezhebi taklit etmek caiz mi?

Hanefi, Şafii, Maliki farkı olmaksızın bütün ehlisünnet mezhepleri haktır ve kendilerine uyulabilir. Mezheplerin varlığı biz Müslümanlar için bir rahmet ve çıkış yoludur. Hangisine uyarsak uyalım doğru yolu bulmuş oluruz. Bu mezheplerin oluşmasında ve mezhebe bağlanmada daha çok mezhep kurucularının yaşadığı bölgenin etkisi söz konusudur. Ebu Hanife’nin Orta Asya ve Anadolu topraklarında yaşaması imam Şafii’nin Mısır’da, Irak’ta- Suriye’de yaşaması. Neticesinde mezhepleri bu bölgelerde yayılmış insanlar da bu mezheplere rağbet göstermiştir. Fakat bu mezheplerden birine tabi olurken diğerlerini kabul etmemek doğru değildir. Çünkü bütün ehlisünnet mezheplerinin çıkış noktası Kur’an ve sünnettir. Dolayısıyla Şafii’ye tabi olmakla beraber bazen şartlara, mazerete binaen faraza Hanefi mezhebini taklit edebiliriz. Mesela: Şafii mezhebinde engelsiz bir şekilde bir bayanın tenine dokunmak abdesti bozar, ama aynı durum Hanefi mezhebinde bozmaz. Doktor olan bir kimse her zaman muayene ediyorsa abdestinin bozulmaması mümkün değil, her zaman da abdest almak kolay değil, hele kışın ağır şartlarında hiç kolay değil. Binaenaleyh böyle bir mazereti olan kimse Hanefi mezhebini taklit ederek abdestini bozmayabilir. Yani namazını kılabilir. Nitekim dinimiz kolaylık dinidir. Sevgili Peygamberimiz, “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” (Buhârî, “İlim”, 12.) buyurmaktadır. Aişe validemizden rivayet edilen bir hadise göre de peygamberimiz zor ile kolay arasında tercih söz konusu olduğunda daima kolay olanı


İslam inancında cesedin yakılması neden caiz değildir?

Müslüman olan kişinin öldükten sonra yıkanıp, kefenlenerek ve namazı kılınarak gömülmesi esas olandır. Dinimizin ölçüsü budur. Hz. Peygamberimizin uygulaması da böyledir. Kişinin öldükten sonra yakılıp küllerinin denize dökülmesi İslam inancında olan bir uygulama değildir. Çünkü Müslüman kimse mükerrem bir varlıktır. Yaşarken de öldükten sonra da mekerremdir. Ona her zaman saygılı olmak dini bir gerekliliktir.
Cenaze mezara koyulmadan ona Kur’an okumak caiz mi?
Vefat eden kimse yıkanmadan olduğu mekanda kendisine Kuran okumak mekruh görülmüştür. Ancak ölünün olduğu mekandan başka bir mekanda kendisine Kur’an okunmasında dini bir mahzur yoktur. Aynı şekilde yıkanıp defin için hazırlanmış kişiye Kur’an okumada bir sakınca yoktur.
İslam taşıyıcı anneliği niçin caiz görmemektedir? 
Doğacak çocuk öz annesi olmayan bir başka kadının rahminde büyüdüğünden soy karışmasına neden oluyor. Bu nedenle taşıyıcı annelik dinen uygun değildir. Ayrıca, kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasına yönelik “sperm bankası” yöntemiyle hamile kalınmasının da “insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması” sebebiyle caiz değildir. Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, gebeliğin gerçekleşmesinin


Mezarı başka bir yere nakletmek caiz mi?

Kabrin olduğu yerden yol geçmesi, su altında kalması veya bulunduğu yerin başkasına ait olup sahibinin orada cenaze defnine izninin bulunmaması gibi zorunlu bir durum bulunmadıkça, defnedilen cesedin başka bir mezarlığa nakledilmek üzere, çıkarılması dinen caiz değildir. Bu konuda ölenin vasiyetinin bulunması, mezarın yakınları tarafından ziyaret edilmesinin çok zor olması, yolunun olmaması gibi hususlar, kabrin nakli için geçerli mazeret sayılmaz.
Para peşin, mal veresiye şeklinde yapılan alış veriş caiz midir?
Alım satım akitlerinde malın peşin olması asıldır. Bedeli ise tarafların anlaşmasına göre peşin de vadeli de olabilir. Ancak örfe ve ihtiyaca binaen, Hz. Peygamber bazı durumlarda paranın peşin malın vadeli olarak satılmasına izin vermiştir. Bu şekilde yapılan alım satım akdine de Fıkıhta selem veya selef akdi denilir. Hz. Peygamber bir hadisinde; “Hurmada selem yapan kişi, belirli ölçekle, belirli tartı ile ve belirli süreye kadar selem yapsın. “ buyurmuştur (Müslim, Müsakat, 25; Buhari, Selem, 2). Ancak selem akdi yani para peşin mal vadeli akdi ancak misli mallarda yapılabilir. Caiz olması için de; paranın peşin, malın cinsinin, miktarının, niteliklerinin belli olması, malın teslim tarihinin ve teslimi masraf gerektiriyorsa teslim yerinin belirtilmesi gerekir. Fakat standart olmayan fabrikasyon


Zayıflamak için mideye kelepçe takılabilir mi?

İslam dini, insanın sağlığını önemser, sağlığı korumak için de bir takım tedbirleri ve tedavi şekillerini de benimser. Kişinin aşırı kiloları varsa ve bu durum onun sağlığını olumsuz yönde etkiliyorsa tedavi anlamında tedbir olması caizdir. Bu tedbirlerden birisi de mide küçültmedir. Buna göre kişi zayıflamak ve fazla kilolarından kurtulmak için dahası sağlığının muhafaza etmek için midesini küçültmesinde bir sakınca yoktur.
Yemin kefaretinde zengin fakir ayırımı var mı?
Yemin eden kişinin fakir ya da zengin olması neticeyi değiştirmez. Bir yemin edilmiş ise ve bu yemin bozulmuşsa onun kefaretini yerine getirmek gerekir. Bu kefareti yerine getirecek kişinin de fakir ya da zengin olması bir şey değiştirmez. Ancak bu kefaretin bir sıralaması vardır. Kişi gücüne göre o sıralamayı yerine getirecektir. Yemin kefaretindeki sıralama da şöyledir: “Köle azad etme, güç yoksa 10 fakiri yedirme yoksa giydirme bu güç de yoksa 3 gün oruç tutmak.”
Eğer yemin eden kişi köle azat etme, on fakiri sabah akşam yedirme ya da giydirme gücüne haiz değilse o zaman yeminine kefaret olarak üç gün oruç tutar.


Öldükten sonra kişinin amel defterine iyi ya da kötü fiil yazılır mı?

Kur’an-ı Kerim’de “ Her canlının ölümü tadacağı” buyrulmaktadır. Hz. Peygamber de bu ahiret yolculuğunda insanın peşinden üç şey ‘mal, evlat, amel’in mezara gittiğini mal ve evladın geri geldiğini, geriye sadece insan amelinin kendisi ile mezara gireceğini söyler. Ayrıca ahiret günü ameli kötü olan birçok kimse, Allah’tan muttaki kul olmaları için kendilerini tekrar dünyaya göndermesini istemektedir. Ama bu istekleri olumlu cevap bulamayacağından herkes bu dünyada yaptığı ile karşı karşıya kalacaktır. Kişi ahiret gününde kendi yaptığı ile karşı karşıya kalmakla beraber amel defteri de kapanır. Yani kendisinin bu deftere olumlu ya da olumsuz bir şey yazdırması söz konusu değildir. Ama dolaylı yoldan amel defterine bir şeyler yazdırması söz konusu olabilir. Hz. Peygamber bunu veciz bir sözünde şöyle ifade etmektedir: “Kişi öldüğünde ameli kesilir, amel defteri kapanır. Ancak arkasında hayırlı evlat, onunla amel edilen ilim ve sadakai cariye bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz.” Yani hayırlı evlat babasının, anasının arkasından hayır-hasenat, Kur’an okuma, okutma, topluma yararlı bir birey gibi güzel işlerle uğraştıkça babasının ve anasının amel defterine bunlar yazılır. Baba hayattayken insanların faydasına olan ilmi öğrettiği için insanlar o ilimden faydalandıkları sürece amel defterine sevap yazılır. İnsan hayattayken Sadaka-i Cariyeye vesile olmuş ya da  (Yol çeşme, cami, okul)


Günahkar bir kimse ölüm esnasında pişman olup tövbe etse kabul olur mu?

Bütün günahlardan tövbe etmek ve tövbeyi geciktirmemek gerekir. Fakat tövbe kapısı, can boğaza gelinceye kadar açıktır. Bu konuda Hz. Peygamber Efendimiz: “Bir kul can çekişmeye başlamadıkça Allah’u Teala onun tövbesini kabul eder” buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif, ruhu boğazına gelmeden, can çekişmeye başlamadan kulun tövbesinin kabul olunacağını bildirmektedir. Aksi takdirde can boğaza gelip, hayattan ümit kesilip ahiret ahvalinin görülmeğe başlandığı zaman, yapılan tövbe ise geçerli değildir. Bu hususta Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Kötülükleri yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: “Ben şimdi tövbe ettim” diyenler ile kafir olarak ölünler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. Onlar için acıklı bir azap hazırladık.” (Nisa, 18)
Küs olan insanları barıştırmak için yalan söylemek caiz mi?
Yalan, İslam dinin yasakladığı büyük günahlardan birisidir. Yalanın şakası da ciddisi de yasak ve haramdır. Nitekim sevgili Peygamberimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Şaka da olsa cidden de olsa söylenen yalan yalandır.” Başka hadislerinde ise şöyle buyurmaktadır: “Şaka bile olsa yalan terk edilmedikçe olgun mümin olunmaz.” “Kul şaka ile de olsa yalanı, doğru bile de olsa mücadele ve münakaşayı terk etmedikçe, tam inanmış bir mümin


Namaz bitiminde 33'er defa tesbihat yapmanın bir dayanağı var mı?

Namazlardan sonra 33’er kere “SübhanAllah”, “Elhamdülillah”, “Allahu Ekber” diyerek Allah’ı anmak, sahih hadislerle tavsiye edilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisi şerifinde; “Kim, her namazdan sonra otuz üç defa SübhanAllah, otuz üç defa elhamdülillâh, otuz üç defa da Allahü Ekber der, yüze tamamlamak için de ‘lâ ilâhe illAllahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve âlâ külli şey’in kadîr’ (Allah’tan başka ilâh yoktur; yalnız Allah vardır. O tektir, ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. O’nun gücü her şeye yeter) derse, günahları denizköpüğü kadar çok olsa bile affedilir” (Müslim, Mesâcid 146) buyurmuştur. Buna göre namazdan sonra yapılan bu tesbihatın Hz. Peygamberin sünnetinde ve tavsiyesinde vardır.
Müslüman kimse ebediyen cehennemde kalır mı?
İmanın esaslarına inanan kişi Müslümandır. Müslüman’ın da günahı ne kadar çok olursa olsun Allah onu affetmese, şefaat edecek olanlar da şefaat etmese bu Müslüman günahından dolayı cehenneme gider. Ancak günahlarının cezasını çektikten sonra illaki cennete girer. Çünkü hiçbir Müslüman sonsuza kadar cehennemde kalmaz. Cehennemde ebediyen olarak kalacak olanlar inanmayan, şirk koşan, kafir olan kimselerdir.
Elektroşok sistemi ile kesilen hayvanların etleri helal midir?


Kabirde nasıl bir yaşam vardır?

Kabir hayatı efendimizin ifadesi ile “ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” Dolayısıyla kabir hayatında da bir yaşam söz konudur. Bu kabir hayatındaki hayat da biraz insanın bu dünyadaki yaşantısıyla ilintilidir. Aynı şekilde insanın kabirde birtakım sorulara muhatap olacağı ve dünyadaki ameline göre azap veya mükafat göreceği bir gerçektir. Buna işaret eden birçok Ayet-i Kerime ve bunu anlatan birçok Hadis-i Şerif vardır. Bu konuda müstakil kitaplar da yazılmıştır. Sevgili peygamberimiz bir Hadisi Şerif’inde kabir hayatını şöyle tasvir etmektedir: “Kabir, ya Cehennem çukurlarından bir çukurdur, ya da Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Bundan anlaşıldığı ve başka Hadis-i Şeriflerde de dendiği gibi kabir, mümin için açılacak, genişletilecek ve gülistan olacaktır. Özellikle Allah yolunda şehit olanlara kabirde soru sorulmayacak ve kişinin yaptığı iyi ameller orada yardımına koşacaktır. Kabirde azap görecek olan müminin gördüğü kabir azabı hatalarının kefareti olacak ve mahşere giderken yükü hafiflemiş olarak gidecektir. Müminlerin bu konunun önemini kavramaları gerekir. Allah Resulü Efendimiz “lezzetleri parça parça eden (ölümü ve kabri) çok anın” “Kabirden daha korkunç bir manzara görmedim” buyurur. Bu kişinin kendine gelmesinin ve kendini yenilemesinin yollarından biridir. Sonuç olarak İslam inancında kabir inancı haktır. Kişiler de dünyadaki yaşantılarına göre mezarda bir mükafat veya


Hz. Peygamber döneminde Mevlid-i Şerif var mıydı?

Mevlid, Hz. Peygamber ve sahibiler döneminde yoktu. Mevlid okuma alışkanlığı Fatımiler döneminde Peygamberden 600 sene sonra Müslümanlar arasında yayılmaya başlamış, günümüze kadar da İslam dünyasında yaygınlık kazanarak gelmiştir. Peygamberimizin doğumunu anlatan mevlit, önceleri Hz. peygamberin doğum yıldönümünü kutlamak maksadıyla okunurdu. Daha sonra Kadir, Miraç, Regaip gecelerinde veya sünnet ve evlenme gibi merasimler vesilesiyle okunmaya başlanmış ve günümüze kadar da gelmiştir.
Hz. Peygamber’in cenaze namazı neden cemaatle kılınmadı?
Efendimizin cenaze namazı cemaatle kılınmadı. Bunun yerine herkes münferiden tek başına kılmıştır. Hz. Peygamber vefat ettiğinde mübarek bedeni sedirin üzerine konuldu. Cenaze namazı için önce erkekler, sonra kadınlar, en sonra da çocuklar ayrı ayrı gelip namazını kıldılar. Rasulüllah, hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da herkesin imamı olduğu için, O’nun cenaze namazında kimse imam olmadı, herkes namazını bireysel olarak eda etti.
Hz. Peygamberin ismi her anıldığında ona salât ve selam getirmek gerekir mi?
Sevgili Peygamberimin adı her anıldığında ona salat ve selam getirmek gerekir. Efendimiz ismi anıldığı halde kendisine salat ve selam getirmeyen kimseyi en cimri insan olarak haber vermektedir. Nitekim bu hususta şöyle


Anne babadan kalan maaşı almak için resmiyette boşanma dinen de boşanma sayılır mı?

Evlilik gibi, yuva kurmanın ve neslin devamını sağlayan kutsal bir akdin basit çıkarlara alet edilmesi dinen doğru olmayan bir davranıştır. Maddi bir menfaat elde etmek için veya işçi olabilmek için anlaşmalı olarak mahkemeye başvurup formaliteden hanımı boşamak dinen geçerli olan bir boşamadır. Zira Hz. Peygamber: “üç şeyin şakası da geçerlidir. Ciddisi de geçerlidir. Bunlar da nikah, boşama ve imandan çıkmadır” şeklinde buyurmuştur. Dolayısıyla boşanmanın formalitesi, oyunu olmaz. Kişi kendi isteği ile mahkemeye başvurmakta ve hâkimden kendilerini boşamasını istemektedir. Durum bu olunca mahkeme bu eşleri boşadığında boşama meydana gelir. Buna göre evlilik ciddi bir müessesedir ve bu müesseseyi her daim muhafaza etmek gerekir. Bu tarz şeyler nikaha zarar verir, nikahın düşmesine sebep olur.
Sinir ile yapılan yemin, yemin sayılır mı?
Yemin, bir işi yapmak veya yapmamak hususunda ileri sürülen bir iddiayı kuvvetlendirmek için Allah’ın isim veya sıfatlarından birisini şahit tutarak verilen sözdür. Bu yeminin geçerli olması için yemin eden kişinin bir takım şartları vardır. Aklı başında olmak, mükellef olmak, ikrah altında olmamak, Allah’ın adını zikrederek söz vermek gibi. Bu anlamda şartların


Yurt dışında yaşayan bir kimse Müslüman olmayan kimseden kan alabilir mi?

Tedavi için yapılan kan naklinde, kan verenin Müslüman veya gayr-ı Müslim oluşunun bir farkı yoktur. Müslüman’dan kan alınabileceği gibi, Müslüman olmayandan da kan alınabilir. Aynı şekilde kan veren kimse Müslüman’a kan verebildiği gibi Müslüman olmayan kimseye de kan verebilir. Bunun da dini anlamda hiçbir sakıncası yoktur.
İş gereği kendi mezhebinde abdesti bozulan kişi başka mezhebi taklit edebilir mi?
Hanefi, Şafii, Maliki farkı olmaksızın bütün ehl-i sünnet mezhepleri haktır ve kendilerine uyulabilir. Mezheplerin varlığı biz Müslümanlar için bir rahmet ve çıkış yoludur. Hangisine uyarsak uyalım doğru yolu bulmuş oluruz. Bu mezheplerin oluşmasında ve mezhebe bağlanmada daha çok mezhep kurucularının yaşadığı bölgenin etkisi söz konusudur. Ebu Hanife’nin Orta Asya ve Anadolu topraklarında yaşaması imam Şafii’nin Mısır’da, Irak’ta- Suriye’de yaşaması. Neticesinde mezhepleri bu bölgelerde yayılmış insanlar da bu mezheplere rağbet göstermiştir. Fakat bu mezheplerden birine tabi olurken diğerlerini kabul etmemek doğru değildir. Çünkü bütün ehl-i sünnet mezheplerinin çıkış noktası Kur’an ve sünnettir. Dolayısıyla Şafii’ye tabi olmakla beraber bazen şartlara, mazerete binaen faraza Hanefi mezhebini taklit edebiliriz. Mesela: Şafii mezhebinde engelsiz bir şekilde bir bayanın tenine dokunmak abdesti bozar, ama aynı durum Hanefi mezhebinde bozmaz. Doktor olan


Yasak veya haram bir işi yaptırmak istediklerinde çocuk anne babanın dediklerini yapmak zorunda mı?

İslam, ana-baba hakkını çok önemser ve kutsal kabul eder. Öyle ki İslam’da cennetin bir yolu da anne babanın rızasından geçtiği kabul edilmektedir. İslam, evlada anne ve babasına karşı hürmetkâr ve aynı zamanda hizmetkâr olmasını emretmektedir. Nitekim yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Mealen bu konuda, “Anne ve babana of bile demeyeceksin” buyrulmaktadır. Onun için evlat daima anne ve babasının emrinde ve hizmetinde olması gerekir. Şu kadar var ki, anne ve babasına yaptığı hürmet ve hizmet, İslami durumuna zarar vermeyecek şekilde olmalıdır. Yani ihtiyaçlarını dinî esasları ihlal etmeden karşılayacak. Nitekim Hz. Peygamber döneminde birçok sahabenin ana-babaları ilk günlerde İslâm’ı kabul etmemiş, hatta İslâm’ın zıddı bir putperestlikte kalmışlardı. Bunlar da evlatlarına baskı yapıyor, İslâm’ı terk etmelerini istiyorlardı. Gelen vahiyle, ana-babanın İslâm’a aykırı isteklerine uymamak gerektiği emredildi, ama anne ve babaları bütünüyle de terk etmemek gerektiği bildirildi. İslam dini, bizden mümkün olduğu kadarıyla anne babanın hizmetlerinde bulunmayı, dinî ölçülere zıt düşen isteklerine uymadan gönüllerini almaya gayret etmeyi istemektedir. Buna göre her çocuk anne ve babasına bakmak, emir ve isteklerini yerine getirmek zorundadır. Ama istekleri İslam dininin esas ve emirleri ile çatıştığı anda onların bu isteğini yerine getirmeyecektir. Faraza anne ve baba İslam’dan ayrıl veya namaz kılma diyorsa evlat bu isteklere


Kişi mirasçıları dışında kurumlara veya kişilere malını bağışlayabilir mi?

Bir insan malının üçte birini ister mirasçılarına isterse mirasçısı olmayan başka kişilere bağışlayabilir veya vasiyet edebilir. Yalnız mirasçılarından bazılarına yapmış olduğu vasiyetin yerine getirilmesi, diğer mirasçıların iznine tabidir. Çünkü Allah Resulü bir hadis-i şeriflerinde “varise vasiyet yoktur. Allah her hak sahibine hakkını vermiştir” buyurmuştur. Bu hadisten hareketle Hanefi fukahası varise yapılan vasiyetin yerine getirilmesini, sair varislerin iznine bağlamıştır. Fakat kişi hayatta iken varisine veya başkalarına malının üçte birini de, hepsini de bağışlayabilir. Öte yandan Allah Resulü, malının hepsini Allah yolunda infak etmek için kendinden izin isteyen Sa’d b. Ebi Vakkas’a “madem istiyorsun üçte biri yeter hatta o bile çok. Vereseni zengin bırakman, insanlara el-avuç açıp dilenen dilenciler olarak bırakmandan daha hayırlıdır” demiştir. Buna göre kişi malını çocukları dışında kurum veya kişilere bağışlayabilir. Ancak çocuklarını da ihmal etmeden ya da gönüllerini kırmadan yapması daha uygundur.
Ölen kişinin bir borcu varsa bu borç nasıl ödenir?
Dinen insanın borcu ikiye ayrılmaktadır. Allah’a karşı borçlar, kullara karşı olan borçlar. Bir kimse, üzerinde mesela oruç borcu olduğu halde vefat etmişse bu onun için Allah’a karşı bir borçtur. Kişi hayattayken bu oruçlarını tutmaktan aciz kalmış ise,


İman etmeyen kimse cennete girebilir mi?

İman olmadan hiçbir amelin ve hayrın ahirette mükafatı yoktur. Kişi bu dünyada ne kadar iyilik yaparsa yapsın kalbinde imanı yoksa ahirette mükâfatı olmaz. Dolayısıyla cennete de giremez. Bu kimse bu dünyada yaptıklarına karşılık bu dünyada mükafat alır. Sağlık, zenginlik, makam gibi. Ancak imanı olmadığından ahirette cennete giremez ebediyen de cehennemde kalır. Aynı şekilde bu dünyada imanlı olan bir kimse ne kadar günahkâr olursa olsun bu dünyadan amentünün esaslarına inanarak vefat ederse ahirette Allah affetmezse, ya da kendisine şefaat edilmezse cehenneme düşer, cezasını çeker. Ceza bitince de cehennemden çıkarılır ve cennete ebediyen kalmak üzere diğer Müslümanlar gibi koyulur. Çünkü günahkar da olsa imanlı bir Müslümandır. Nitekim sevgili Peygamberimiz bu hususta bir hadisi Şerifte şöyle buyurmaktadır; “Kalbinde zerre kadar iman olan cennete girecektir.” Bazı fiillerle ilgili olarak efendimiz yapıldığında kişi cennete giremez diyor. Tabi buradaki kasıt kişiyi tehdit edip gözünü korkutmak ve bu günahlardan uzak tutmaktır. Yoksa ebediyen kâfir olarak cehennemde kalmak değildir. Nitekim efendimizin bu hususta hadisleri vardır. Mesela; Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız, kendi nefsin için istediğini kardeşin için istemedikçe iman etmiş sayılmazsın, gıybet, dedikodu yapanlar cennete giremez, kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez. Bütün bu hadislerdeki mana şudur. Gerçek mümin olmaz, kâmil


Cennet ve cehennemin ebediyen kalacağının delili var mı?

Cennet ve cehennem ebediyen yani sonsuz olarak kalacaktır. Hiçbir zaman cennet ve cehennem yok olmayacaktır. Çünkü ahret hayatı sonsuzdur. Ahret hayatı sonsuz olunca ahret hayatının yaşandığı yer olan cennet ve cehennem de sonsuzdur. Allah’u Teala, cennet hakkında mealen şöyle buyurmaktadır: “Bunlar için orada ebediyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır. İşte bu en büyük başarıdır.” (et-Tevbe, 9/100) Cehennem ateşi hakkında da aynı şey söz konusudur. Allah cehennem hakkında şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebediyen kalıcıdırlar. Hiçbir veli (dost) ve yardımcı da bulamayacaklar.” (el-Ahzab, 33/64-65) “Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” (el-Cin, 72/23) Yüce Allah bu ayet-i kerimelerde ve benzerlerinde cehennemin, cehennem ehli olan kimseler için yaratıldığını, kendilerinin de onun için yaratıldıklarını, onların orada ebediyen kalacaklarını bildirmektedir. Allah’u Teala: “Onlar oradan çıkacak değillerdir.” buyruğu ile oradan çıkmayacaklarını belirtirken, “azab onlara hafifletilmez” buyruğu ile de cehennem azabının kesilmeyeceğini “sonra orada hem ölmeyecek, hem de hayat bulmayacaktır.” (el-A’la, 87/13) buyruğu ile cehennemliklerin orada yok olmayacaklarını haber vermektedir. Hz. Peygamber de bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Cehennem ehli olan cehennemliklere gelince; onlar orada ne ölürler, ne de


Ölen kimsenin cenaze namazı iki kez kılınabilir mi?

Vefat eden kimsenin cenaze namazını kılmak farz-ı kifayedir. Yani bir kaç kişinin kılması diğer Müslümanlar üzerinden sorumluluğu düşürür. Müslüman bir kimse vefat ettiğinde onun mazını kılmak gerekir. Bu namaz kılan için farzı kifaye, namazı kılınan ölü içinse bir duadır. Hanefi mezhebine göre, cenaze namazı bir defa kılınır. Cenaze namazını ikinci defa kılmak mekruhtur. Şafii mezhebine göre ise, vefat etmiş bir kimsenin cenaze namazına yetişmemiş ya da hazır bulunamamış bir kimsenin kılınmış olsa bile tekrar cenaze namazını kılmasında bir sakınca yoktur. Örneğin Ankara’da vefat eden birinin cenaze namazı Ankara’da kılınsa sonra cenaze memleketine getirilse kılınan namaza katılamamış olanlar namazı kılabilirler.
Hak anlamında Müslüman ile gayr-i Müslim arasında bir fark var mı?
İster Müslüman, ister gayr-ı Müslim olsun, başkasının hakkını yemek, gasp etmek vebal ve sorumluluğu çok ağır bir günahtır. Kul hakkı anlamında Müslüman ile Müslüman olmayan insan arasında bir fark yoktur. İster Müslüman’ın, ister gayr-ı Müslim’in olsun, dünyada ödenmeyen veya helallik elde edilmeyen hakkın karşılığı ahirette sorulur. Bu itibarla; gerek Müslüman, gerek gayr-ı Müslim olsun, bir başkasının üzerimize geçmiş haklarını kendilerine iade etmek, ölmüşlerse, varislerine vermek veya onlarla helalaşmak gerekir. 0


Bir dilek için mezara çaput bağlamak caiz mi?

Türbelerin ve mezarlıkların ziyaret edilmesi, bu vesileyle ölünün ve ölümün hatırlanması ve orada yatanlardan ibret alınması dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Ancak, kabir ve türbe ziyaretlerinde İslam’ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen itikâdî bakımdan da zararlı olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir. Mezar veya türbelerde yatan kişilerin duaları kabul ettiğine, ilâhi kudretlerinin olduğuna inanmak, mezar ve türbelere bez bağlamak, mum yakmak, tevhid dini olan İslam ile bağdaşmaz. Kabir ziyaretinde bulunan kişi, ahreti hatırlamalı, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir. Kabrin yanına gelince de Hz. Peygamberin tavsiye ettiği gibi; “Mü’minler yurdunun sakinleri sizlere selam olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Bizler ve sizler için Allah’tan afiyet dilerim” demelidir. Aynı zaman da kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’an okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun olur. Ancak kabrin başında yüksek sesle ağlayıp ağıt yakması veya bir dilek için bezi, çaput bağlaması ise uygun bir davranış değildir.
Gayrı müslim bir memlekette ölen Müslüman bireyi orada defnetmek caiz midir?
Dinimize göre cenazeyi öldüğü yere defnetmek menduptur. Cenazeyi defnetmeden önce başka yere nakletmek mekruh olmakla beraber caizdir. Definden sonra kabrinden çıkararak nakil ise kesin zaruret


Dinen yasak olan bir hususta adakta bulunmak caiz mi?

Adak, bir kimsenin dinen yükümlü olmadığı ibadet cinsinden bir şeyi kendisine vacip kılmasını ifade eder. Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerinde verilen sözün tutulması emredilir. Ayrıca kişinin yaptığı adağa uygun davranması iyi kulların vasıfları arasında sayılmaktadır. Hz. Peygamber de hadislerinde Allah’a itaat kabilinden adakların yerine getirilmesini emretmiş Allah’a isyan veya masiyet kabilinden olan konularda adakta bulunulmamasını, şayet yapılmışsa buna uyulmamasını istemiştir. Buna göre İslam fıkhında bir ilke olarak haram olan bir adak yerine getirilemez. İçki içme, zina yapma, hırsızlık yapma adağı gibi. Ama Allah’a isyan ve masiyet olmadığı sürece yapılan adak yerine getirilmelidir.
Haram para kazanan kocanın kazancından hanım ve çocukları dinen yiyebilir mi?
Dinen, koca ailenin reisidir ve evinin nafakasını temin etmekle yükümlüdür. Kazanç yollarının meşruluğuna riayet etmek yani helal lokma kazanıp çoluk çocuğuna ekmek getirmek onun sorumluluğundandır. Dolayısıyla helalinden bir rızık temin edip getiriyorsa sevabı, haramdan kazanıp getiriyorsa kocanın vebalı ve günahı olur. Bu anlamda hanımının ya da çocuklarının bu kazançta günahı veya sevabı yoktur. Dini emirleri yerine getirse koca görevini yerine getirmiş olur bundan da sevabını alır. Ama koca namaz, hac, zekat gibi dini görevlerini


Her verilen selama karşılık vermek zorunda mıyız?

Dinimizce selam vermek sünnet onu cevaplandırmak ise farzdır. Bir topluma selam verildiği zaman o toplumdan sadece bir kişi bu selama karşılık vermesi bu farzı yerine getirmek için yeterlidir. Şayet cevap verilmese o toplumda oturan her Müslüman günahkâr olmuş olur. Selamı o toplumun içinde oturan bir kimsenin ismini zikrederek verme durumunda ise ismi geçen kimse bu selama karşılık verme zorunda diğerleri için bir şey söz konusu değildir. Selam, benden sana bir zarar gelmez, anlamına geldiğine göre her Müslüman bu güzel uygulamayı günlük hayatında yaşaması ve yaşatması lazım. Selam verdiği gibi verilen selama da karşılık vermesi gerekir. Çünkü Kur’an-ı Kerim de Allah’ü Teale mealen şöyle buyurmaktadır: ‘Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık verin.’ (Nisa 86)
Namaz kılarken ayakta iki ayak arası ne kadar açık olmalıdır?
Namaz kılarken kıyamda iki ayağın arasındaki açıklık konusu İslam alimleri arasında ihtilaflı bir meseledir. Hanefi Mezhebine göre kıyamda iki ayağın arası, dört parmak kadar açık bulundurulmalıdır. Şafii mezhebine göre ise iki ayak arası bir karış kadar açık bulundurulmalıdır. Buna göre namaz kılarken kıyamda en az iki ayak arasının dört parmak açık


Cemaatle kılınan namazlarda Fatiha neden bazı vakitlerde gizli bazı vakitlerde ise açıktan okunmaktadır?

Namaz, farz kılındığı ilk dönemlerde eda edilirken Mekke müşrikleri bunu alaya alarak Müslümanlar aleyhine kullanıyorlardı. Öyle ki müşrikler Hazreti Peygamber ve Müslümanlar cemaatle namaz kıldıkları vakit namaza yaklaşıyor, okunan ayetleri dinliyor, sonra uzaklaşıp okunan ayetlerle alay ediyorlardı. Hatta ayetlerle kendi düzmece şiirlerini de karıştırıyor, insanları yanıltmaya uğraşıyorlardı. Müşriklerin namazda sesli okunan ayetleri dinleyip alay mevzuu etmeleri Müslümanları ve Resûl-i Ekrem Hazretlerini üzüyordu. Bunun üzerine gündüz namazlarında gizli, gece namazlarında ise sesli okuma emri geldi. Rasulüllah Hazretleri, öğle ve ikindi namazlarında sessiz okumaya başladı. Bundan sonra yine toplanan müşrikler, artık, bir şey işitemiyor, istihza edecek okuyuş duyamıyorlardı. Akşam namazlarında ise yemekte bulunuyorlar, yatsı ve sabahta da uykudan ayrılamadıklarından dinlemeye gelemiyorlardı. Böylece gündüz namazları gizli okuyuş sebebiyle onların eziyetinden kurtulurken, gece namazları da meşguliyetleri sebebiyle mahfuz kalıyordu. Ancak Cuma ve Bayram namazlarında, gündüz olduğu halde, yine sesli okuna gelmiştir. Çünkü Cuma namazı Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’ye hicreti haftasında farz kılınmıştır. Bayram namazları ise daha sonra Medine hayatının ikinci senesinden itibaren vacip olmuştur. Böylece bu namazların kılındığı devrede müşriklerin eziyeti söz konusu değildi. Müslümanlar kuvvet bulmuş, Medine halkı duruma hâkim olmuş, Cuma ve Bayram namazlarındaki okuyuşlarıyla alay ettirecek zafiyetten kurtulmuşlardır. Ancak Mekke müşriklerinin ilk Müslümanlara neler ettiklerinin


Yemeği oturarak yemek farz mı?

Yemek yemenin adaplarından birisi de oturarak yemek ya da içmektir. Ancak gerek meşguliyetten gerekse başka gerekçelerden dolayı ayakta yemek ya da içmek caizdir. Fakat ayakta yemek içmek caiz olmakla birlikte mekruhtur. Buna göre ayakta yemek içmek mekruh olmakla birlikte caizdir. Ancak yemek adabı açısından oturarak yemek ve içmek imkanı varsa ayakta yememek içmemek daha evladır.
Bir bayanın rahmini aldırması caiz mi?
Evlilikte asıl olan insan neslinin devam etmesidir. Bu yüzden evlenecek kişilerin çocuk yapabilecek kadınları nikahlanmaları müstehabdır. Çünkü evliliğin en önemli hedeflerinden birisi çocuk sahibi olmaktır. Evliliğin bu yönüne dikkat çeken fakihler, kadının tıbbi bir rahatsızlığı yoksa veya doğum yapması halinde fiziki bir rahatsızlık geçirmeyecekse ister çocuğu olsun ister çocuğu olmasın fark etmeksizin o kadını temelli olarak çocuktan kesmeyi caiz görmemişlerdir. Yani sebepsiz bir şekilde ve tıbbi bir gerekçe yoksa kadının rahmini aldırmak, onu kısırlaştırmak caiz değildir. Ancak kadının hamile kalması halinde tıbbi bir tehlike veya ölüm, sakat kalma gibi bir hadise ortaya çıkacaksa rahmini aldırabilir. Çocuktan temelli kesilebilir.
Baliğ olmayan çocuğun adağı geçerli olur mu?
Adağın geçerli olabilmesi için adakta


Borç verdiğimiz altın değer kaybetmişse kaybımızı alabilir miyiz?

Kişi altın borç vermişse borcunu geri aldığında ister altının fiyatı düşsün ister artsın fark etmeksizin ki ne kadar gram altın vermiş ise o kadar gram alabilir. Aradan geçen zamanda altının fiyatında bir değişim olsa da verdiğinden fazla ya da eksik alamaz. Böyle bir durumda fazla bir şey isterse faiz olur. Ancak borç geri ödenirken borcu alan kimse gönlünden fazla vermek geçmişse ve vermişse bunda da bir sakınca yoktur.
Kişinin hakkını helal ettirmek için kılınacak bir namaz var mıdır?
İslam dininde ibadetler Allah ve Resulü tarafından belirlenmiştir. Ne Kur’an’da ne de sünnette “kul hakkı namazı” diye bir namazdan söz edilmemiştir. Kişinin kul hakkından kurtulmasının yolu, hak sahibine hakkını vermesi ve onunla helalleşmesidir. Yaptığı bu haksızlık için de Allah’a tövbe etmelidir. Ancak tövbe etmeden önce iki rekat namaz kılması menduptur. Kul hakkı konusunda sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Kimin üzerinde birinin namusu ya da malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmadığı kıyamet gününden önce onunla helalleşsin. Aksi takdirde kendisinin salih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevabından alınır, hak sahibine verilir. İyilikleri yoksa zulüm yaptığı kardeşinin günahından alınır, onun üzerine yükletilir.” (Buhari,


İntihar eden kimseye dua etmek caiz mi?

İnsan küfre götürmeyen günahları işlemedikçe dinden çıkıp kafir olmaz. Yani kişi tasvip etmediğimiz halde namaz kılmamakla, oruç tutmamakla veya içki içmekle kafir olmaz. Çünkü İslam’a göre Müslüman günah işlemekle imandan çıkmaz. Günahkar ama imanla ölen bir kimseyi Allah dilerse affeder dilerse cehennemde cezasını doldurduktan sonra cenneti lütfeder. İntihar eden kimse de kafir olmadığından ama büyük günah işlediğinden Allah isterse onu affeder direk cennetine alır dilerse cehennemde cezasını çektirir daha sonra cennetine koyar. Durum bu olunca cana kıymak büyük günahlardan bir günah ve küfürden de sonraki en büyük günah olduğundan canına kıyan kimsenin affedilmesi için bolca dua edilmeli, ruhuna hayırlar yapılmalı, sadakalar vermeli ki yapılan bu hayırlar hem amel defterine işlensin hem de Allah’ın affına vesile olsun. Buna göre intihar eden kimseye dua etmekte bir sakınca yoktur. Sakınca olmadığı gibi canına kıydığı için çok duaya ve hayra ihtiyacı olduğundan ona bolca dua edilmelidir.
Ahiret hayatının sonu var mı?
İnsan için şüphesiz iki hayat söz konusudur. Birincisi dünya, ikincisi ahiret hayatıdır. Dünya hayatı ruhun bedene girmesi ile başlar. Ölümle noktalanır. Ahiret hayatı da iki aşamadan meydana gelir. Ölümle başlayıp dirilişe kadar süren


Selam verildiğinde kalabalıktaki herkes selama cevap vermek zorunda mı?

Dinimizce selam vermek sünnet onu cevaplandırmak ise farzdır. Bir topluma selam verildiği zaman o toplumdan sadece bir kişi bu selama karşılık vermesi bu farzı yerine getirmek için yeterlidir. Şayet cevap verilmese o toplumda oturan her Müslüman günahkâr olmuş olur. Selamı o toplumun içinde oturan bir kimsenin ismini zikrederek verme durumunda ise ismi geçen kimse bu selama karşılık verme zorunda diğerleri için bir şey söz konusu değildir. Selam, benden sana bir zarar gelmez, anlamına geldiğine göre her Müslüman bu güzel uygulamayı günlük hayatında yaşaması ve yaşatması lazım. Selam verdiği gibi verilen selama da karşılık vermesi gerekir. Çünkü Kur’an-ı Kerim de Allah’u Teale mealen şöyle buyurmaktadır, “Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık verin.” (Nisa 86)
Cuma ya da başka vakit namazlarda camii içinde yer bulamayan kimse caminin dışında kıldığı namazı geçerli olur mu?
Şafii mezhebine göre, cemaatle kılınan namazda imama tabi olan kişinin namazının sahih olması için muktedinin uyduğu imamı ya da imama tabi olan birisini görmesi ve imamın sesini duyması gerekir. Aynı zamanda imam ve cemaat aynı mekanda olacak şayet aralarında bir engel olursa namaz