Sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakıyor, gün içinde bir işten diğerine yetişmeye çalışıyor, akşam olduğunda ise “Bugün de hiçbir şeye yetişemedim” diyerek günü tamamlıyoruz. Peki gerçekten yetişemediğimiz şey hayat mı, yoksa hayatı yaşamak için kendimize hiç zaman bırakmıyor muyuz?
Günümüzün en büyük sorunlarından biri belki de sürekli bir yerlere yetişme hali. İşe, okula, sınavlara, sorumluluklara, insanlara… Liste uzadıkça uzuyor. Dinlenirken bile aklımızda yapılacaklar var. Bir süre sonra bedenimiz otursa bile zihnimiz koşmaya devam ediyor.
Oysa insanın sürekli üretmesi, sürekli çalışması ve her anını verimli geçirmesi gerekmiyor.
Bazen hiçbir şey yapmadan oturmak, bir kahveyi acele etmeden içmek, telefonumuzu bir kenara bırakıp etrafımıza bakmak da hayatın bir parçası.
Özellikle sosyal medya bu hızlı yaşam duygusunu daha da güçlendirebiliyor. Başkalarının başarılarını, gezilerini, ilişkilerini ve hayatlarının en güzel anlarını gördükçe kendi hayatımızı da sürekli geliştirmemiz gerektiğini düşünebiliyoruz. Daha çok çalışmalı, daha çok kazanmalı, daha fit olmalı, daha başarılı olmalı…
Fakat hayat bir yarış değil.
Her günümüzün aynı tempoda geçmesi mümkün olmadığı gibi, her günümüzün verimli olmak zorunda olması da gerekmiyor. Yorulduğumuzda durabilmek, ihtiyaç duyduğumuzda kendimize zaman ayırabilmek bir başarısızlık değil; aksine kendimizi fark etmenin bir yolu.
Belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Bugün ne kadar iş yaptım?” yerine “Bugün kendim için ne yaptım?”
Çünkü hayatı sürekli hızlandırarak daha fazla şey sığdırmaya çalışırken, bazen en önemli şeyi kaçırabiliyoruz: İçinde bulunduğumuz anı.
Belki bugün biraz daha yavaşlayabiliriz. Telefonu biraz daha erken bırakabilir, bir sohbeti acele etmeden sürdürebilir, yürürken etrafımıza bakabilir ve hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımız birkaç dakika yaratabiliriz.
Çünkü bazen ihtiyacımız olan şey daha hızlı koşmak değil, bir an durup nefes almaktır.

