Travmalarımızı biz mi seçiyoruz?

Ege Ece Birsel
Ege Ece Birsel

Bizler çoğu zaman yaşadığımız nahoş durumları, nahoş ilişkileri, bizi kötü etkileyen olayları bilinç dışı ya da bilinçli bir şekilde tercih edebiliyoruz. En azından bazı ilişkilerde, bazı tekrar eden örüntülerde ve bazı yaşam seçimlerinde bunun payı olabiliyor. Kendi seçimlerimizin, geçmiş deneyimlerimizin, bağlanma biçimlerimizin ve bugün taşıdığımız bazı içsel örüntülerin hayatımızı nasıl etkilediğini anlamaya çalışmak elbette önemli. Ancak burada çok temel bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor: Travmalarımızı biz mi seçiyoruz? Çok net bir şekilde hayır. Son yıllarda özellikle Instagram’da ve sosyal medyanın genelinde, başımıza gelen hemen her şeyi sanki bizim bilinç dışı içeriklerimizin bir seçimiymiş gibi açıklama eğilimi giderek görünür hale geldi. Şemalarımız, bilinç dışından getirdiğimiz birtakım malzemeler, bağlanma biçimlerimiz, çocukluk deneyimlerimiz… Psikolojiye ait kavramların bir kısmı günlük dilimize öylesine yerleşti ki, zaman zaman insanın başına gelen her şeyi kendi iç dünyasının bir sonucu olarak açıklamaya başladık. Oysa insanın ruhsal dünyasını anlamaya çalışmakla, yaşadığı her şeyin sorumluluğunu ona yüklemek aynı şey değildir. Bir insan ihmali seçmez. Bir çocuk ihmali seçmez. Bir insan şiddeti seçmez. Bir insanın karşı karşıya kaldığı istismarı, kaybı, ağır bir hastalığı ya da depremi seçtiğini söyleyemeyiz. Bunlar insanın hayatında ortaya çıkabilecek gerçek yaşam olaylarıdır. Kişinin psikolojik yapısı, bu olayları nasıl anlamlandırdığını, sonrasında nasıl başa çıktığını ve ilişkilerinde nasıl konumlandığını etkileyebilir. Fakat bu, olayın kendisini seçtiği anlamına gelmez.

Tam da burada, psikolojik farkındalık adına kullandığımız kavramların nasıl bir noktadan sonra kişinin üzerinde başka bir yük oluşturmaya başlayabileceğini düşünmek gerekiyor. Çünkü insan sürekli olarak “Bunu neden seçtim?”, “Ben neden böyle insanları hayatıma çekiyorum?”, “Bilinç dışım bana neden bunu yaptırıyor?” gibi sorularla baş başa kaldığında, farkındalık ile suçluluk birbirine karışabilir. İyileşmek için kullanılan bir kavram, bir süre sonra insanın kendisini suçlamasının aracına dönüşebilir. Travma yaşamış bir kişiye “Bunu sen seçtin” demek ile “Bugün bunun hayatındaki etkilerini anlamaya ve dönüştürmeye çalışabiliriz” demek arasında çok büyük bir fark vardır. Birincisi kişinin yaşadığı olayın sorumluluğunu onun üzerine bırakırken, ikincisi kişinin bugün sahip olduğu öznel alanı ve değişebilme kapasitesini kabul eder. Çünkü sorumluluk ile suç aynı şey değildir. Elbette bazı durumlarda kendi seçimlerimizin, ilişki kurma biçimlerimizin ve tehlike karşısındaki tutumlarımızın payını anlamamız gerekebilir. Belki tehlikeleri daha iyi organize edemiyor olabiliriz. Belki bazı tehlikeleri zamanında göremiyor, bazı davranışları olduğundan daha güvenli algılıyor ya da bize tanıdık gelen ilişkisel örüntüleri güvenli zannedebiliyor olabiliriz. Bazen de geçmiş deneyimlerimiz, bugün neyi fark ettiğimizi ve neyi fark etmediğimizi etkileyebilir. Bunları görmek kıymetlidir. Fakat bir şeyi daha görmek gerekir: Tehlikeyi yeterince erken fark edememiş olmak, tehlikenin sorumlusu olmak değildir. İnsan hayatı, yalnızca kendi seçimlerinden oluşan kapalı bir sistem değildir. Yaşamın içerisinde ailemiz, içinde bulunduğumuz toplumsal koşullar, ekonomik şartlar, diğer insanların davranışları, tesadüfler, hastalıklar, doğal afetler ve öngöremediğimiz binlerce değişken vardır. Yaşıyoruz; binlerce olasılığın, binlerce dinamiğin ve binlerce karşılaşmanın içerisinden geçiyoruz. Bu kadar çok değişkenin olduğu bir dünyada, insanın başına gelebilecek en kötü, en travmatik olayı bilinç dışı ya da bilinçli bir biçimde seçtiğini düşünmek, insanın yaşam üzerindeki kontrolünü olduğundan fazla büyütmek anlamına gelir.

Belki de zaman zaman psikolojinin bize sunduğu “anlamlandırma” ihtiyacını, “kontrol etme” ihtiyacıyla karıştırıyoruz. Bir şeyin neden olduğunu anlamak, onun bizim seçimimiz olduğu anlamına gelmez. Bir travmanın bugün neden bazı ilişkilerimizi etkilediğini anlamak, o travmayı seçtiğimiz anlamına gelmez. Geçmiş deneyimlerimizin bugün üzerimizdeki etkilerini fark etmek, geçmişte yaşadıklarımızdan sorumlu olduğumuz anlamına gelmez. Üstelik insan denilen varlık, ne bütünüyle kendi yaşamının öznesidir ve her şeyden tamamen sorumludur ne de bütünüyle sınırlı, çaresiz ve edilgendir. İnsan, kendi yaşamı üzerinde belirli bir özneleşme alanına sahiptir; ancak bu alan sınırsız değildir. Başımıza gelen her şeyi kontrol edemeyiz. Fakat başımıza gelenlerin bugün bizde bıraktığı izlerle ne yapacağımız konusunda zaman içerisinde bir hareket alanı geliştirebiliriz. Bence psikolojik çalışmanın önemli taraflarından biri de tam olarak bu ayrımı koruyabilmektir. “Bu benim başıma geldi ve bunun hiçbir etkisi yokmuş gibi davranmalıyım” demek de gerçekçi değildir; “Bu benim başıma geldiyse demek ki bunu bir şekilde ben seçtim” demek de. İkisinin arasında daha gerçekçi, daha insani bir yerde durmak gerekir. Travmalar bizim suçumuz değil. Biz seçmiyoruz. Başımıza gelen her nahoş olay, hayatımızın seçenekler listesinde bulunan ve bizim bilinç dışımız tarafından işaretlenen bir madde değil. Ancak yaşadıklarımızın hayatımızdaki etkilerini fark etmek, bugün hangi ilişkilerin bize iyi gelmediğini görmek, hangi tehlikeleri daha erken fark edebileceğimizi öğrenmek ve gerektiğinde yardım almak bizim için mümkün olabilir. Belki de kendimize sormamız gereken soru “Bunu neden seçtim?” değil, “Bütün bunlar başıma geldikten sonra bugün kendimle, ilişkilerimle ve hayatımla nasıl bir ilişki kuruyorum?” sorusudur. Çünkü travmanın sorumlusu olmak başka, travmanın ardından kendi hayatımızla yeniden ilişki kurmanın sorumluluğunu almak bambaşka bir şeydir. Ve bazen iyileşmenin ilk adımı, kendimizi her şeyden sorumlu tutmayı bırakıp gerçekten bize ait olan sorumluluğu ayırt edebilmektir.