Koşmak sadece bedensel bir eylem değildir; zamanla yarışmak, rüzgarla anlaşmak ve en önemlisi kendi iç sesinle yüzleşmektir. Her adımda yere vuran ayak sesleri, tarihin en eski metinlerinin, destanların ve şiirlerin ritmine karışırken, bu yolculuk kısa bir depar değil, ömrün çeperlerine yayılan uzun soluklu bir maratona dönüşür.
Edebiyat yolu; sarp şiir yokuşlarından öykünün kıvrımlı patikalarına, yalnızlık virajlarından masalsı düşlerin otoyoluna kadar pek çok sapağı ve zengin içeriği barındıran uçsuz bucaksız bir rotadır. Asfaltın üzerinde akıp giderken her kilometre taşı adeta sayfa çevirmek gibidir. İlk adımlar atıldığında nefes tutuktur, cümleler henüz yerini bulmamıştır; asfaltın sertliği hayatın ham gerçekliği gibi karşına dikilir. Kilometreler ilerledikçe zihin berraklaşır, Ahmet Haşim’in akşamı, Tanpınar’ın zamanı zihninde yankılanır. Artık bacaklarınla değil, okuduğun kitapların ruhuyla koşarsın.
Nefes daraldığında ve kelimeler boğazına düğümlendiğinde orası büyük bir trajedi sahnesidir, ancak o zor anda pes etmeyip devam etmek trajik bir kahramanın zaferi gibidir. Göğüs kafesindeki o hızlı atışlar, kağıda dökülemeyen en güçlü dizeyi haykırmak için çırpınır. Bazen en çok ait olduğumuzu hissettiğimiz o alan, edebiyatın tam kalbinde, kendimizi bulduğumuz gizli bir bahçe gibidir. O bahçede her gün yeni çiçekler açması, mevsimlerin değişmesiyle birlikte adımlarımızın ve kalemimizin dönüşmesidir. Ait olduğumuz o yerde yazmak; bir yazar ve şair için kelimeleri kağıda dökmekten öte, kendi kökleriyle yeniden buluşmaktır.
Koşu bittiğinde akan ter silinir ama ruh kelimelerle yıkanmıştır; kalın bir romanın son sayfasını kapattıktan sonra zihinde kalan o derin huzur gibi, koşunun bitimindeki o derin nefes insanı sarıp sarmalar. Çünkü koşu, bizzat yaşanan, gizli bahçenin çiçekleriyle bezenmiş ve yola dökülen en eski romandır.

